İçimizdeki çocuk nerede, hiç düşündünüz mü? Hâlâ bizimle birlikte neşe saçtığını hissediyor muyuz, yoksa onu sessiz bir köşeye mi bıraktık? Hepimizin içinde, geçmişten bugüne bizimle gelen bir parça var. Bizi duygulandıran, bize kırılan, heyecanlanan, hatta bazen korkan ama her şeye rağmen yaşam enerjisini taşıyan o parça…
Hayatın sorumlulukları arttıkça, bu parçayla aramıza mesafe koyabiliyoruz. Yorulduğumuzda, mutsuz olduğumuzda ya da kendimizi yetersiz hissettiğimizde içimizdeki çocuğu suçlayabiliyoruz. “Neden bu kadar hassasım?” ya da “Neden güçlü olamıyorum?” gibi sorularla kendimize yükleniyoruz. Oysa belki de hissettiğimiz şey zayıflık değil; görülmemiş, bastırılmış ya da zamanında duyulamamış bir duygunun sesidir. Bu ses bazen çok kısık çıkar, bazen de beklenmedik bir anda yoğun bir kırılganlık olarak yüzeye yükselir ve bizde buna anlam veremeyiz.
Çocukluktan Taşınan İzler
İçimizdeki çocuk yalnızca anlaşılmak ister. Sevilmek, kabul edilmek ve varlığının fark edilmesini bekler. Bazen küçük bir anı, bir koku ya da bir ses bizi yıllar öncesine götürür. Bu geçişler, ruhumuzun hâlâ geçmiş deneyimlerle bağ kurduğunu gösterir. Psikoloji literatüründe çocukluk yaşantılarının yetişkinlikteki duygu düzenleme biçimlerini etkilediği kabul edilir. Erken dönem deneyimler, bireyin kendilik algısının temelini oluşturur. Kişi kendini değerli mi, yetersiz mi, sevilebilir mi yoksa hep eksik mi hissedeceğini çoğu zaman bu ilk ilişkiler üzerinden öğrenir.
Bilinçdışında Saklanan Gölge
Carl Gustav Jung insanın ruhunda bilinçdışı bir alan olduğunu ve orada bastırdığımız parçaların yaşamaya devam ettiğini söyler. Belki de içimizdeki çocuk tam olarak oradadır; susturulmuş ama kaybolmamış bir ses gibi. Jung’un bireyleşme dediği süreç, insanın kendinden kaçmayı bırakıp kendi içine doğru yürümeye cesaret etmesidir. Yani “olmam gereken kişi” olmaktan vazgeçip “gerçekten kimim?” diye sorabilmek… Bu soru kolay değildir; çünkü beraberinde korkularla, eksikliklerle ve bastırılmış anılarla yüzleşmeyi getirir. Ancak bu yüzleşme olmadan psikolojik bütünlük de mümkün değildir.
Bazen güçlü görünmek için kırıldığımız yerleri inkâr ederiz. Ağlamamamız gerektiğini, hassas olmamamız gerektiğini düşünürüz. Toplumun çizdiği “güçlü insan” imajına uyum sağlamaya çalışırken kendi duygularımızı ikinci plana iteriz. Oysa bastırdığımız her duygu içimizde bir yerde kalır. Söylenmeyen sözler, tutulmuş gözyaşları, görmezden gelinen incinmişlikler… Hepsi içimizdeki çocuğun yükü olur. Ve o yük ağırlaştıkça biz de yorulur, anlam veremediğimiz bir tükenmişlik hissi yaşayabiliriz.
İçsel Eleştirmenin Kaynağı
Albert Bandura’ya göre insan kendini, çevresinden aldığı geri bildirimlerle tanımayı öğrenir. Eğer bir çocuk sık sık eleştirilmişse, zamanla kendi iç sesi de eleştirel olur. Eğer duyguları küçümsenmişse, büyüdüğünde kendi duygularını da küçümser. Böylece kişi, dışarıdan gördüğü muameleyi içselleştirir ve kendi benliğine yöneltir. İşte tam bu noktada içimizdeki çocuk yalnız kalır. Çünkü en çok ihtiyaç duyduğu şey şefkattir; ama biz ona sert davranırız. Oysa kendine yönelen şefkat, psikolojik iyilik halinin en temel yapı taşlarından biridir.
Bu noktada, erken dönem bağlanma deneyimlerinin yetişkin duygu düzenleme süreçleri üzerindeki etkisi de önemlidir. Bağlanma figürleriyle kurulan ilişkiler, bireyin dünyayı güvenli ya da tehditkâr algılamasında belirleyici rol oynar. Güvenli bir duygusal ortamda büyüyen birey, içsel dünyasıyla daha sağlıklı temas kurabilir. Ancak duygusal ihmal ya da eleştirel ortamlar, kişinin kendi duygularına mesafeli yaklaşmasına yol açabilir.
Modern hayat bizden sürekli güçlü, üretken ve kontrollü olmamızı ister. Kırılganlık çoğu zaman zayıflıkla eş tutulur. Ancak kırılganlık insan olmanın doğal bir parçasıdır. İçimizdeki çocuk bazen sadece görülmek, duyulmak ve anlaşılmak ister. “Buradayım” demek ister. Onu susturdukça daha da içe çekilir, ama onu dinlediğimizde içsel bir hafifleme başlar. Çünkü kabul edilen duygu düzenlenebilir; inkâr edilen ise büyüyerek geri döner.
İçimizdeki Çocuğun Elini Şefkatle Tutabilmek
İçimizdeki çocukla barışmak geçmişi silmek değildir. Geçmişe dönüp oradaki küçük halimize şefkatle bakabilmektir. “Elinden geleni yapmıştın” diyebilmektir. Kendimize bunu söyleyebildiğimiz an, içimizde bir şey yumuşar. Psikolojik olgunluk kusursuz olmak değildir; kırılgan yanlarımızla birlikte ayakta durabilmektir. Güçlü olmak, hiç düşmemek değil; düştüğümüzde içimizdeki çocuğu suçlamadan yeniden doğrulabilmektir. Belki de büyümek, onu susturmak değil, elini tutup birlikte yürüyebilmektir. Çünkü insan en çok, kendine şefkat gösterebildiğinde iyileşir ve gerçek güç tam da kendi içimizle barışabildiğimiz o yerde saklıdır.


