Eğitim sisteminde birer hayatta kalma mücadelesi gibi algılanan merkezi sınavların (LGS ve YKS) ardından başlayan tercih dönemi, bireyler için yeni ve kritik bir maratondur.
Öğrenciler lise ve bölüm tercihinde bulunurken hangi kriterleri değerlendiriyor? Dört sekiz yıl sonra mesleki kimlikleriyle topluma hizmet edecek bireyler, akademik yolculuklarında önemli seçimler yaparken daha çok toplumsal statü ve ekonomik baskının etkisiyle mi hareket ediyor? Toplumun yarattığı baskı bireyin seçimleri üzerinde önemli bir etkiye sahip; peki makro açıdan bireyin kararı yaşadığı toplumu nasıl etkiliyor? Tek bir bireyden bahsediyor olsaydık; etkisi absorbe edilebilirdi ancak yüz binlerce gençten bahsettiğimiz bu süreçteki kolektif yönelim toplumsal geleceği inşa edebilir.
Her bir bireyin birbirinden farklı ilgi ve yetenekleri var. Sosyal bilimlere ilgisi olan ve bu alanda kendini geliştirebilecek öğrencilerin; istihdam kolaylığı, yüksek gelir beklentisi veya toplumsal statü algısı için fen liselerine yönelmesi, toplumsal sisteme uyum sağlama (konformite) isteğidir. Bu nedenle bireysel olan tercih süreci, toplumun değerlerinin belirlediği tercihe dönüşebiliyor.
Farklı akademi ve kariyer basamaklarında da aynı döngü gözleniyor. Üniversite ve kamu personeli seçme süreçlerinde de bireyler, önceliği varoluşlarına uyumlu bir şekilde seçmekten uzak kalabiliyor. Hukuk fakültesine sıralaması yetmeyen bireyler psikoloji bölümünü seçebiliyor. Kendi bölümlerinde atama yetersiz olduğu için bireyler masa başı memurluklara yönelebiliyor. Bu döngü, bireysel kariyer sorununun ötesinde, toplumun psikolojik iyi oluş halini tehdit eden yapısal bir sorun haline geliyor. Ekonomik güvence ve toplumsal statü algısı için sağlık veya eğitim alanına yönelen çalışanın, farkında olmadan hizmet verdiği bireylere uyguladığı psikolojik ihmal toplumsal sağlığı olumsuz etkiliyor.
Kendini gerçekleştirme yolculuğuna başlayamayan, potansiyelini ortaya çıkaramayan, üretmeyen bireyler; kendi mutsuzluğundan dolayı hizmet sunduğu kitlenin iyi oluş halini düşünemeyen, bölümü veya alanı sevmediği için iş yerinde karşılaştığı zorluklarla başa çıkmakta güçlük yaşayan bir profil çiziyor. Bu durumu dolaylı olarak aile ve sosyal hayatına yansıttığı için çevresindeki bireyleri de olumsuz etkileyen umutsuz bir döngü yaratıyor olabilir.
Sistem eksik ve hatalı. Bu sistemin içinde hayatta kalmaya çalışırken asıl önemli olan şeyleri kaçırabiliyoruz. Her anımızda mutlu olamayacağımız hayat deneyimimiz içerisinde, kendimizi tanıma yolculuğuna başlamadığımız, ilgi ve becerilerimize dair üretmeye yönelik çalışmalar yapmadığımız sürece, kendi sorunlarımızı kenara bırakmakta ve toplumdaki rolümüzün önemini kavramakta güçlük yaşamaya devam edeceğimiz öngörülmektedir.
Bu döngüyü aşabilmenin yollarından biri: Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinde birinci ve ikinci basamakta yer alan barınma, beslenme ve temel güvenlik sağlandıktan sonra beşinci basamakta kalan “kendini gerçekleştirme” süreci, yolun ilerisinde düşünülmeye başlanacak bir lüks olarak değerlendirilmemeli; kendi yolculuğumuza en başından dahil edebilmelidir. Kendini tanımaya istekli olabilmek ve bunun için çabalamak gerekir. Birey sistemin baskılarına karşı kendi özgün kimliğini inşa etmeye istekli olmalıdır. Ancak birey bu süreçte yalnız bırakıldığında, aile ve sosyal çevresinden destek almadığında, yola çıkmakta veya devam etmekte daha çok zorluk yaşayabilmektedir. Bu doğrultuda, bireyin istekli olmasının yanı sıra ailenin ve toplumda genel kabul görülen toplumsal statü algısı ve başarı kavramının tanımı gibi değerler üzerine tekrar düşünülebilir ve değişim sürecine adım atılabilir.


