Günümüzde mutluluk bireysel bir duygu durumu olarak algılanmakta; fakat mutluluk bir yandan da toplumdan beklentilerimize ve kişisel enerjimize de bağlanmaktadır. Mutlu olmak, genellikle ruhsal iyi olma hali olarak görülürken; mutsuz olma, bir eksiklik veya başarısızlık olarak değerlendirilmektedir. Psikolojide ise; bu değerlendirmenin, bireyin duygusal dünyasını daraltarak psikolojik esneklik düzeyini azaltabileceği düşünülmektedir (Held, 2002). Modern geleneğin “sürekli iyi hissetme” düşüncesi, kişinin sadece bazı duyguları kabul edip, diğer duyguları da yok saymasına sebep olabilmektedir. Sosyal medya, kişisel gelişim ifadeleri ve performansa yönelik yaşam stili, mutluluğu sürdürülebilir olmaktan ziyade korunulması gereken kırılgan bir dengeye dönüştürür. Böylece, kişinin kendi duygusal gerçekliğinden uzaklaşarak içsel deneyimlerini sürekli kontrol etme ihtiyacı hissetmesine sebep olabilir.
Mutluluğun İçselleştirilmiş Bir Zorunluluk Olarak Değerlendirilmesi
Çoğu birey için mutluluk denilen kavram çocukluk döneminde koşullu olarak öğrenilmektedir. Duyguları bastırılmış, uyum sağlayan veya beklentileri tatmin etmiş çocuklar daha fazla kabul görerek, iyilik halinin başka bireyleri memnun edebilmekle ilgili olduğuna ilişkin içsel bir inanç geliştirebilmektedir. Bu öğrenme yöntemi, yetişkinlik döneminde mutluluğu içsel bir tecrübe olarak değil, dış çevredeki bağlantılara göre değerlendirilmesine sebep olur. Bu aşamada mutsuzluk, baş edilmesi zor bir duyguya dönüşebilir. Birey kendini kötü bir hissiyatla bulduğunda, bunun geçici bir duygu durum olduğunu fark etmeyerek bireysel bir sorun olarak algılayabilir. Böylece bireyde duygusal kaçınma, bastırma veya aşırı kontrol becerileri gelişir. Araştırmalara göre; olumsuz duyguların bastırılması, uzun süreli kaygı ve depresif belirtilerin artmasına sebep olmaktadır (Kashdan ve Rottenberg, 2010). Ayrıca duygusal kaçınma, kısa süreli rahatlatıcı işlevde olsa da uzun süreli duyguların yoğunlaşarak artmasına sebep olmaktadır. Birey, duyguları yok saydıkça duygular daha tehlikeli olmakta ve kısır döngüye dönüşmektedir. Böylece mutluluğa ulaşma arzusunun getirdiği çaba, psikolojik sıkıntıyı derinlemesine arttırabilir.
Mutluluk ve Psikolojik Esneklik Arasındaki İlişki
Psikolojik bir perspektiften bakıldığında mutluluğun tek başına ruh sağlığının belirleyicisi olmadığı bilinmektedir. Psikolojik esneklik; kişinin olumlu ve olumsuz duygularıyla temas edebilmesi ve bu duyguların gerçekliğini hayatında bir tehlike, bir tehdit olarak değerlendirmeden yaşantısını devam ettirebilmesiyle ilişkilendirilebilmektedir. Bu anlamda mutluluk kontrol etmekten ziyade; duygusal tecrübelere alan tanındığında ortaya çıkan bir kavram haline gelmektedir.
Psikolojik esneklik, kişiyi zorlayan duygulara karşı temas edebilmesini, bu duygularda kaybolmadan gözlemlemesini içermektedir. Bu beceri geliştikçe, kişi sadece “iyi hissettiği” zamanlarda değil; zorlandığı durumlarda da kendisiyle temas edebilir. Böylece daha dengeli ve sürdürülebilir bir iyilik hali içinde olabilir.
Bazı bireylere göre mutlu olma ihtimali, sürekli iyi hissedebilmekten vazgeçmek demektir. Bu vazgeçişle, kişi kendisine karşı daha şefkatli ve esnek olabilir. Aynı zamanda duygusal tecrübelerini de daha gerçekçi bir perspektiften değerlendirmesine ve anlamlandırmasına imkân vermektedir.
Bu noktada mutluluk, süreklilik ve yoğun bir hissiyattan değil de bazı zamanlar ortaya çıkabilen bir denge, yeterlilik ve bazı zamanlar da sadece “idare edebilme” hâli olarak deneyimlenebilmektedir. Klinik süreç boyunca birçok danışan tarafından gözlendiği üzere, mutluluk çoğunlukla doğrudan hedeflenmediğinde, kişinin kendisiyle daha gerçekçi bir ilişki kurabildiğinde oluşmaktadır.
Bu tecrübe, kişinin kendisine karşı olan beklentilerini yeniden düzenlemesini de içermektedir. Sürekli iyi olma beklentisinin yerini, değişebilen duygularla beraber var olabilme kapasitesine dönüştüğünde; kişi hem kendine hem de yaşantısına yönelik daha esnek bir tutum geliştirebilmektedir. Bu durum uzun süreli daha derin ve sürdürülebilir bir psikolojik iyi oluş hâline katkıda bulunmaktadır.
Bu sebeple mutlu olma ihtimali, dışsal nedenlerin mükemmelleşmesiyle değil; kişinin kendi iç dünyasıyla kurabildiği ilişkinin dönüşmesiyle bağlantılıdır. Duyguların kontrol edilebilen özelliklerden çıkarak anlaşılması gerekli olan tecrübelere dayanması, bu dönüşümün önemli bir parçasını oluşturmaktadır.
KAYNAKÇA
Held, B. S. (2002). The tyranny of the positive attitude in America. Journal of Clinical Psychology, 58(9), 965–991.
Kashdan, T. B., & Rottenberg, J. (2010). Psychological flexibility as a fundamental aspect of health. Clinical Psychology Review, 30(7), 865–878.


