Çevremizde çocuğunun ne kadar uslu, akıllı ya da sessiz olduğuyla övünen pek çok ebeveyn vardır. “Benim kızım çok akıllı, hiç yaramazlık yapmaz” ya da “Benim oğlumun ağzı var dili yok, pek usludur” gibi cümleler çoğu zaman olumlu bir özellik gibi anlatılır. Sessiz olmak, kurallara uymak ve sorun çıkarmamak, yetişkin dünyasında çoğu zaman “iyi çocuk” olmanın göstergesi olarak görülür. Bu yazı ile dışarıdan uyumlu ve sorunsuz görünen o sessiz çocuğun iç dünyasında neler olup bittiğine daha yakından bakmayı amaçladım.
Uslu Ama Görünmez Çocuklar Hangi Ailelerde Yetişir?
Araştırmalar, duyguların açıkça ifade edilmediği; özellikle öfke ve üzüntü gibi zorlayıcı duyguların hoş karşılanmadığı aile ortamlarında yetişen çocukların, çatışmadan kaçınan ve aşırı uyum gösteren davranışlar geliştirdiğini göstermektedir (Morris ve ark., 2017). Bu ailelerde çocuk, duygularını nasıl ifade edeceğini bilemeyebilir ya da ifade etse bile karşılık bulup bulamayacağından emin değildir. Çoğu zaman çocuk duygusunu anlatmayı denemiştir ancak duyulmamış, anlaşılmamış ya da geçiştirilmiştir. Bu deneyimler tekrarlandıkça çocuk, duygularını geri çekmeyi öğrenir.
Uslu çocuk görünmez olur çünkü evde ya da sosyal ortamlarda sorun çıkarmaz. Duygusunu belli ettiğinde görülmeyen ve duyulmayan çocuk, zamanla “duygularımı gösterdiğimde kimse beni anlamıyor” sonucuna varabilir. Bu noktada susmak, çocuk için bir baş etme yolu hâline gelir. Sessiz kaldığında “aferin ne kadar akıllı bir çocuksun” gibi tepkilerle karşılaşmak ise bu davranışı pekiştirir. Böylece çocuk, “uslu durursam sevilirim” ya da “sessiz olursam kabul görürüm” gibi yanlış ama güçlü bir inanç geliştirmeye başlar. Bu inanç, çocuğun yalnızca davranışlarını değil, iç dünyasını da şekillendirir.
Duygularını İfade Edemeyen Çocuk Nasıl Bir Yetişkine Dönüşür?
Duygularını ifade etmeyi öğrenemeyen bir çocuk, bu örüntüyü en belirgin biçimde yetişkinlikte kurduğu ilişkilerde taşır. Aile ilişkileri, arkadaşlıklar, romantik ilişkiler ve hatta kendi çocuğuyla kurduğu bağ, çocuklukta öğrenilen duygusal stratejilerin yeniden sahnelendiği alanlara dönüşür. Çocuklukta duyguların görmezden gelindiği ya da bastırılmasının beklendiği aile ortamlarında büyüyen bireyler, yetişkinlikte de duygularını ifade etmekte zorlanabilir ve duygusal yakınlıktan kaçınan bir ilişki tarzı geliştirebilir (Bowlby, 1988).
Araştırmalar, çocuklukta duygularını bastırmayı öğrenen bireylerin yetişkinlikte duygusal bastırma stratejisini daha sık kullandığını ve bunun hem psikolojik iyi oluşu hem de ilişki doyumunu olumsuz etkilediğini göstermektedir (Gross & John, 2003). Duyguları bastırmak kısa vadede çatışmadan kaçınmayı sağlıyor gibi görünse de uzun vadede bireyin kendi iç dünyasıyla temasını zayıflatır ve ilişkilerde mesafe yaratır. Bu bireyler çoğu zaman “sorun çıkarmayan”, “idare eden” ya da “hep anlayan” taraf olur; ancak kendi ihtiyaçlarını dile getirmekte zorlanırlar.
Bağlanma kuramına göre, çocuklukta duygusal ihtiyaçlarına yeterince yanıt alamayan bireylerin yetişkinlikte kaçınmacı ya da kaygılı bağlanma örüntüleri geliştirdiği görülmektedir. Kaçınmacı bağlanma örüntüsüne sahip bireyler, yakın ilişkilerde duygusal mesafeyi koruma eğilimindedir ve duygularını paylaşmayı bir zayıflık olarak algılayabilir (Mikulincer & Shaver, 2016). Bu durum romantik ilişkilerde yüzeysel bir uyum yaratırken, derin bağ kurmayı zorlaştırır.
Arkadaşlık ilişkilerinde ise bu bireyler genellikle “iyi dinleyen”, “herkese uyum sağlayan” kişiler olarak tanımlanır. Ancak kendi sınırlarını koymakta ve rahatsızlıklarını ifade etmekte zorlandıkları için zamanla tükenmişlik ve yalnızlık hissi yaşayabilirler. Duygularını açıkça ifade edememek, bireyin anlaşılmadığı ilişkiler içinde kalmasına neden olabilir.
Ebeveyn olduklarında ise benzer bir örüntü yeniden ortaya çıkabilir. Kendi duygularıyla temas etmekte zorlanan yetişkinler, çocuklarının yoğun duygularıyla da baş etmekte zorlanabilir. Ebeveynin kendi duygusal regülasyon becerisinin, çocuğun duygusal gelişimi üzerinde belirleyici olduğu söylenebilir (Morris et al., 2017). Bu nedenle duygularını bastırarak büyüyen bireyler, istemeden de olsa kendi çocuklarının duygularını da yatıştırmak yerine kontrol etmeye ya da görmezden gelmeye yönelebilir.
Sonuç olarak, duygularını ifade edemeyen çocuk, yetişkinlikte sessiz, uyumlu ve güçlü görünen; ancak iç dünyasında ne hissettiğini tanımlamakta zorlanan bir bireye dönüşebilir. Bu durum bir kişilik özelliğinden çok, erken dönemde öğrenilmiş bir hayatta kalma stratejisidir. İlişkilerde tekrar eden bu örüntü, ancak fark edildiğinde ve duygulara yeniden alan açıldığında dönüşebilir.
Çocuğun Duygusuna Eşlik Edebilmek
Bu noktada ebeveynin temel rolü, çocuğun duygularını bastırmak ya da düzeltmeye çalışmak değil, bu duygulara yer açabilen güvenli bir ilişki alanı sunmaktır. Çocuğun yaşına uygun biçimde duygularının fark edilmesi, adlandırılması ve kabul edilmesi; duyguyu geçiştiren ya da küçümseyen ifadeler yerine sakinleştirici ve yansıtıcı bir dilin kullanılması, çocuğun duygusal regülasyon becerisinin gelişimini destekler. Ebeveynin kendi duygularını düzenleyebilmesi ise çocuk için güçlü bir model oluşturur; çünkü çocuk, duygularla nasıl baş edileceğini çoğu zaman ilişkide ve gözlem yoluyla öğrenir. Bu sayede çocuk, duygularının ilişkiyi bozmadığını, aksine ilişki içinde taşınabildiğini deneyimler.
Kaynakça
-
Morris, A. S., Silk, J. S., Steinberg, L., Myers, S. S., & Robinson, L. R. (2017). The role of the family context in the development of emotion regulation. Social Development, 26(4), 1–17.
-
Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. New York, NY: Basic Books.
-
Gross, J. J., & John, O. P. (2003). Individual differences in two emotion regulation processes: Implications for affect, relationships, and well-being. Journal of Personality and Social Psychology, 85(2), 348–362.
-
Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change (2nd ed.). New York, NY: Guilford Press.


