Karşınızdaki kişi ağladığında sizin de kötü hissettiğiniz ve ağlamak istediğiniz, dans hocanızın dans hareketini gösterirken vücudunuzun o hareketi yapmaya hazırlandığını anladığınız veya birisi ekşi bir yiyecek yediğinde yüzünüzün buruştuğu durumlar yaşamış olabilirsiniz. Bu anlarda sadece empati yaptığımızı düşünsek de, durum bunun ötesindedir. Çünkü beynimiz aslında o deneyimi gerçek zamanlı olarak simüle etmektedir. Bunu mümkün kılan şey ise nörobilimin en büyüleyici keşiflerinden biri olan ayna nöronlardır.
Bir Tesadüften Bir Devrime
Bu keşif, 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında İtalya’daki Parma Üniversitesi’nde Rizzolatti ve arkadaşlarının (1996) makak maymunlarının beyin aktivitelerini ölçtüğü sırada gerçekleşmiştir. Deneyde, maymunlar bir nesneyi tuttuğunda beyinlerindeki belirli nöronlar “çıt-çıt” sesiyle sinyal göndermiştir. Ancak bir gün, araştırmacı elindeki yiyeceği maymunun önünde hareket ettirdiğinde beklenmedik bir durum ortaya çıkmıştır. Maymun, hiçbir hareket yapmamasına rağmen beynindeki o aynı nöronlar ateşlenmeye başlamıştır. İşte o an, Ayna Nöronlar keşfedilmiştir. Bu keşif sonucunda, makak maymunlarının motor nöronlarının yalnızca eylem icra edilirken değil, aynı zamanda o eylemin bir başkası tarafından gerçekleştirilirken de ateşlendiği kanıtlanmıştır. Peki, bu nasıl olmaktadır?
Beyin İzlemek ile Yapmak Arasındaki Farkı Her Zaman Ayırt Edemez
Birinin acısını izlerken, beyninizde o kişininkiyle neredeyse aynı ağrı merkezleri aktive olmaktadır (Iacoboni, 2009). Gerçekten o acıyı fiziksel olarak çeken siz olmasanız bile, beyniniz izlemek ile yaşamak arasındaki ayrımı yapmakta zorlanmaktadır. Beyin, “Bu gerçek mi, değil mi?” diye sormak yerine doğrudan hissetmeye, yansıtmaya ve yanıt vermeye odaklanmaktadır. İşte bir romanın sizi aylarca etkilemesinin ya da bir filmde bir karakterle birlikte yas tutmanızın nedeni budur. Bu durumlarda, bazı insanlar diğerlerinden daha fazla etkilenebilmektedir. Bunun arkasında ne yatmaktadır?
Neden Bazılarımız Çok Daha Fazla Etkileniyoruz?
Bir film veya dizi izlerken karakterin acısını hissettiğinizde ağladığınız veya o karakterin mutluluğunu hissettiğiniz için mutlu olduğunuz durumlar yaşadınız mı? Kendinizi bu gibi anlarda çoğu zaman “çok hassasım” ya da “çok fazla etkileniyorum” diye eleştirirsiniz. Ancak nörobilim bu konuda sizinle aynı düşünmemektedir; çünkü sanılanın aksine bu bir zayıflık değil, ayna nöronlarınızın daha aktif çalıştığını gösterir. Bu durum, son derece gelişmiş bir sosyal bağ kurma kapasitenizin olduğunu ortaya koymaktadır. Psikolog Elaine Aron’un “yüksek duyarlı kişilik” (Highly Sensitive Person) olarak tanımladığı profil, tam da ayna nöronlarının yoğun çalıştığı insanları anlatmaktadır (Aron & Aron, 1997). Nüfusun yaklaşık %20’si bu özelliğe sahiptir. Yani, hissettiğiniz o yoğun duygular biyolojik bir donanımdır.
İşin “Karanlık” Boyutu
Ancak, ayna nöronların sürekli açık olması bir bedel de getirmektedir. Eğer bu nöronlar çevrenizdekileri kendi içinde yansıtıyorsa, sürekli acı çeken, kaygılı, öfkeli veya mutsuz insanların yanında olmak sizi de fiziksel olarak etkilemektedir. “Onunla vakit geçirdikten sonra neden bu kadar yorgun ve düşük enerjili hissediyorum?” veya “Neden haberleri izledikten sonra bedenimde bir ağırlık oluşuyor?” sorularının cevabı tam da burada yatmaktadır. Çünkü beynimiz izlediğimiz o duygu durumunu bedenimizde kopyalamaktadır. Peki, bu durumdan nasıl korunabiliriz? Ayna nöronlarımızı kapatamayız ama çevremizdeki uyaranları yönetebiliriz. Duygusal sınırlarımızı belirlemek, haber tüketimimizi sınırlamak ve sosyal çevremizi seçmek, ayna nöronlarımızın bize yaşattığı bu “ikincil yükü” hafifletmenin en sağlıklı yollarından biridir.
Sonuç ve Değerlendirme
Sonuç olarak; ayna nöronlar, sosyal varlıklar olarak birbirimizi anlamamızın ve bağ kurmamızın biyolojik temelini oluşturmaktadır. Ancak bu sistemin “her zaman açık” olması, modern dünyanın yoğun uyaranları arasında bizi zaman zaman savunmasız bırakabilmektedir. Önemli olan, ayna nöronlarımızın bize yaşattığı bu “ikincil yükü” fark etmek ve onu yönetebilecek farkındalığa ulaşmaktır. Empati kurmak, başkalarının dünyasına bir pencere açmaktır; fakat bu pencereyi her zaman sonuna kadar açık tutmak zorunda değilsiniz. Kendi duygusal sınırlarınızı belirlemek, ne zaman “izleyici” kalıp ne zaman “katılımcı” olacağınızı seçmek, aslında ayna sisteminizi bir zayıflık olmaktan çıkarıp bir sosyal zekâ aracına dönüştürmektedir. Unutmayın; çevrenize iyi gelmek istiyorsanız, öncelikle kendi nöral ve duygusal alanınızı korumanız gerekmektedir. Gerçek empati, kendi ışığınızı söndürmeden başkalarının ışığına ortak olabilmektir.


