Uzm. Psikolog Ayşegül Akgün Sütcü
Bir danışan düşünün. Son birkaç haftadır daha az konuşuyor, arkadaşlarıyla daha seyrek görüşüyor ve telefon kullanımında belirgin bir azalma var. Sosyal medya paylaşımları da seyrekleşmiş. Geceleri geç saatlere kadar uyanıyor ve sabahları yataktan çıkmakta zorlanıyor.
Peki, bu değişimleri ilk fark eden kişi bir psikolog değil de bir yapay zekâ sistemi olsaydı? Birkaç yıl öncesine kadar bu soru bilim kurgu filmlerine ait gibi görünüyordu. Ancak günümüzde klinik psikoloji, psikiyatri ve bilgisayar bilimleri alanlarında yürütülen araştırmalar, insan davranışlarını ve duygusal örüntüleri analiz edebilen yapay zekâ sistemlerinin hızla geliştiğini göstermektedir. Özellikle son yıllarda ruh sağlığı alanında yaşanan dönüşüm, psikologların gelecekteki rolü hakkında yeni tartışmaları da beraberinde getirmiştir.
Bu tartışmaların merkezinde tek bir soru yer almaktadır: Yapay zekâ duygularımızı gerçekten anlayabilir mi?
Duyguları Hissetmek ve Duyguları Tanımak Aynı Şey Değildir
Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle önemli bir ayrım yapmak gerekir. Yapay zekâ bugün insan duygularını hissedemez. Üzüntü, kaygı, özlem, suçluluk ya da mutluluk deneyimleyemez. Ancak insanların duygusal durumlarıyla ilişkili davranışsal örüntüleri tanıyabilir. Bir kişinin ses tonundaki değişim, konuşma hızındaki azalma, yüz ifadelerindeki farklılıklar veya kullandığı sözcükler belirli duygusal durumlara işaret edebilir. Yapay zekâ sistemleri, milyonlarca veri örneğinden öğrendikleri istatistiksel ilişkileri kullanarak bu örüntüleri analiz etmeye çalışır. Bu nedenle yapay zekânın yaptığı şey, duyguyu hissetmek değil, duyguyla ilişkili sinyalleri tanımaktır.
Bu alan literatürde “Duygusal Bilişim” (Affective Computing) olarak adlandırılmaktadır. Duygusal bilişim; makinelerin insan duygularını algılayabilmesi, yorumlayabilmesi ve bu duygulara uygun tepkiler geliştirebilmesini amaçlayan disiplinlerarası bir araştırma alanıdır (Picard, 1997). Günümüzde bu alan yalnızca insan-bilgisayar etkileşimiyle sınırlı kalmayıp dijital ruh sağlığı uygulamalarının da önemli bir bileşeni hâline gelmiştir (Schlicher ve ark., 2025).
Araştırmalar Ne Gösteriyor?
Son yıllarda yayımlanan çalışmalar, yapay zekâ destekli duygu tanıma sistemlerinin özellikle ses, yüz ifadesi, yazılı dil ve davranışsal veriler üzerinden ruhsal belirtileri belirlemede giderek daha başarılı hâle geldiğini göstermektedir. Örneğin, depresyon yaşayan bireylerde konuşma hızındaki değişimler, ses tonundaki farklılaşmalar ve kullanılan dildeki bazı örüntüler yapay zekâ sistemleri tarafından analiz edilebilmektedir. Benzer şekilde yüz ifadeleri üzerinden yürütülen çalışmalar da belirli duygusal durumların yüksek doğruluk oranlarıyla tahmin edilebildiğini ortaya koymaktadır.
Ancak burada önemli bir nokta bulunmaktadır. Yapay zekâ sistemleri tanı koymamaktadır. Araştırmacılar, mevcut teknolojilerin henüz klinik tanı koyabilecek düzeyde olmadığını özellikle vurgulamaktadır. Mevcut bulgular, yapay zekânın en güçlü kullanım alanlarının erken risk belirleme, semptom takibi, kişiselleştirilmiş dijital müdahaleler ve terapi süreçlerini destekleme olduğunu göstermektedir (Schlicher ve ark., 2025; Farsadaki, 2025). Başka bir ifadeyle yapay zekâ, psikoloğun yerini alan bir uzman değil; psikoloğun dikkatinden kaçabilecek bazı örüntüleri görünür kılan bir yardımcı araç olarak değerlendirilmektedir.
Dijital Fenotipleme: Telefonlarımız Ruh Halimizi Anlatabilir mi?
Yapay zekâ ve ruh sağlığı alanındaki en dikkat çekici kavramlardan biri “Dijital Fenotipleme”dir. Dijital fenotipleme, bireylerin günlük yaşamda kullandıkları dijital cihazlardan elde edilen verilerin psikolojik açıdan değerlendirilmesini ifade etmektedir. Akıllı telefonlar gün boyunca farkında olmadan çok sayıda davranışsal veri üretmektedir. Günlük hareket miktarı, uyku düzeni, telefon kullanım sıklığı, sosyal iletişim yoğunluğu ve ekran süresi gibi veriler kişinin ruhsal durumuna ilişkin bazı ipuçları sunabilmektedir.
Araştırmacılar özellikle depresyon ve anksiyete alanında bu verilerin potansiyel kullanımını incelemektedir. Sosyal etkileşimde azalma, hareket düzeyinde düşüş veya günlük rutinlerdeki değişimler bazı psikolojik belirtilerle ilişkili bulunabilmektedir. Bununla birlikte araştırmacılar, bu verilerin klinik değerlendirmenin yerine geçemeyeceğini, yalnızca onu destekleyebileceğini vurgulamaktadır (Torous ve ark., 2025).
Bu noktada aslında klinik psikologlar için tamamen yeni bir durumdan söz etmiyoruz.
BDT ile Aslında Çoktan Tanıştık
Bilişsel Davranışçı Terapi uygulamalarında uzun yıllardır duygu günlüğü, düşünce kayıtları ve davranış takibi kullanılmaktadır. Danışanlardan gün içinde yaşadıkları olayları, bu olaylara eşlik eden düşünceleri ve hissettikleri duyguları kaydetmeleri istenir. Bugün kullandığımız birçok mobil uygulama da aslında bu yaklaşımın dijital ortama taşınmış hâlidir.
Yapay zekâ ise bu süreci bir adım ileri taşımaktadır. Sadece verileri depolamakla kalmamakta, aynı zamanda veriler arasındaki örüntüleri analiz ederek hem kullanıcıya hem de klinisyene anlamlı geri bildirimler sunmaya çalışmaktadır. Aslında birçok klinik psikolog, yapay zekâ destekli ruh sağlığı uygulamalarının temel mantığına uzun zamandır aşinadır. Bilişsel Davranışçı Terapi’de danışanın duygu, düşünce ve davranışlarını sistematik biçimde takip etmesi önemli bir yer tutar. Duygu günlüğü, otomatik düşünce kayıtları, davranış deneyleri ve ev ödevleri terapi sürecinin temel bileşenleri arasında yer alır.
Bugün birçok dijital uygulama bu araçları mobil ortama taşımaktadır. Yapay zekâ ise bu verileri yalnızca depolamakla kalmayıp analiz etmeye çalışmaktadır. Örneğin, danışanın belirli günlerde daha yoğun olumsuz duygu bildirmesi, belirli yaşam olaylarıyla ilişkili düşünce örüntülerinin tekrar etmesi veya baş etme becerilerinin kullanım sıklığı gibi veriler sistem tarafından değerlendirilebilmektedir. Bu durum psikoloğun klinik gözlemini ortadan kaldırmamakta, aksine terapi sürecinde fark edilmesi güç olabilecek örüntülerin daha görünür hâle gelmesine katkı sağlamaktadır. Özellikle seanslar arasında geçen sürenin daha yapılandırılmış biçimde izlenebilmesi açısından bu teknolojilerin gelecekte daha fazla kullanılacağı öngörülmektedir.
Bu nedenle yapay zekâyı terapinin rakibi olarak görmek yerine, terapötik süreci destekleyebilecek bir araç olarak değerlendirmek daha gerçekçi görünmektedir.
Yapay Zekâ Terapist Olabilir mi?
Son yıllarda geliştirilen yapay zekâ destekli ruh sağlığı uygulamaları milyonlarca kullanıcıya ulaşmıştır. Bu uygulamalar bilişsel davranışçı terapi ilkelerinden yararlanarak duygu takibi, psikoeğitim, düşünce sorgulama ve baş etme becerileri konusunda destek sunmaktadır. Araştırmalar, bu sistemlerin bazı kullanıcılar için yararlı olabileceğini göstermektedir. Özellikle terapiye erişimin sınırlı olduğu durumlarda psikoeğitim ve semptom takibi açısından önemli katkılar sağlayabilmektedir.
Ancak terapi yalnızca tekniklerden oluşmaz. Terapi aynı zamanda bir ilişkidir. Bir danışanın sessizliğinin altında yatan anlamı fark etmek, söylenmeyen duyguları duyabilmek, güven ilişkisi kurabilmek ve terapötik ittifakı sürdürebilmek insan uzmanlığının temel parçalarıdır. Bu nedenle günümüzdeki bilimsel görüş oldukça nettir: Yapay zekâ terapistin yerini almaktan çok, terapisti destekleyen bir araç olarak değerlendirilmektedir (Ali, 2025).
Yeni Etik Sorular
Her teknolojik gelişme gibi yapay zekâ da beraberinde önemli etik sorular getirmektedir. Bir kişinin duygusal verileri kim tarafından saklanacaktır? Bu veriler ne kadar güvenlidir? Yanlış bir risk değerlendirmesi yapıldığında sorumluluk kimde olacaktır? Kültürel farklılıklar duygu tanıma sistemlerinin doğruluğunu etkileyebilir mi? Bu soruların kesin cevapları henüz verilmiş değildir. Bu nedenle araştırmacılar, teknolojik ilerlemelerin yanında etik ilkelerin ve veri güvenliği standartlarının da aynı hızla geliştirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır (Schlicher ve ark., 2025).
Mesleğimiz Yok Olmuyor, Dönüşüyor
Yapay zekâ hakkındaki tartışmalar çoğu zaman “Psikologların yerini alacak mı?” sorusu etrafında şekillenmektedir. Oysa belki de daha doğru soru şudur: “Psikologlar yapay zekâyı insan ruhuna daha iyi hizmet etmek için nasıl kullanacak?” 2025 ve 2026 yıllarında yayımlanan çalışmalar, ruh sağlığı alanındaki dönüşümün artık yalnızca teorik bir tartışma olmadığını göstermektedir. Duygu tanıma sistemleri, dijital fenotipleme yöntemleri ve yapay zekâ destekli değerlendirme araçları klinik araştırmalarda giderek daha sık kullanılmaktadır.
Bununla birlikte güncel literatürün ortak mesajı nettir: Yapay zekâ, psikoloğun yerini alacak bir teknoloji olarak değil; değerlendirme, izleme ve müdahale süreçlerini destekleyen bir yardımcı sistem olarak görülmektedir (Farsadaki, 2025; Schlicher ve ark., 2025). Bu dönüşüm aynı zamanda yeni uzmanlık alanlarının ortaya çıkmasına da zemin hazırlamaktadır. Son yıllarda literatürde “dijital ruh sağlığı”, “hesaplamalı psikiyatri” ve “davranışsal veri analitiği” gibi kavramlar giderek daha fazla yer almaktadır. Bu alanlar, psikoloji bilgisinin teknoloji ve veri bilimiyle buluştuğu yeni çalışma sahaları olarak dikkat çekmektedir.
Gelecekte bazı klinik psikologların yalnızca terapi uygulayan uzmanlar değil, aynı zamanda dijital verileri yorumlayan, yapay zekâ sistemlerinden elde edilen çıktıları değerlendiren ve teknoloji ekipleriyle birlikte çalışan profesyoneller hâline gelmesi mümkündür. Özellikle ruh sağlığı uygulamalarının geliştirilmesi, dijital müdahale programlarının tasarlanması ve yapay zekâ destekli değerlendirme araçlarının klinik geçerliliğinin incelenmesi gibi alanlar yeni kariyer fırsatları sunmaktadır.
Bu durum psikoloji mesleğinin özünü değiştirmemektedir. Değişen şey, insanı anlamaya çalışırken kullandığımız araçlardır. Bir zamanlar yalnızca yüz yüze görüşme ve kâğıt-kalem testleriyle yürütülen değerlendirme süreçleri bugün dijital verilerle desteklenebilmektedir. Ancak elde edilen verilerin anlamlandırılması, etik çerçevede yorumlanması ve bireyin yaşam öyküsü içerisinde değerlendirilmesi hâlâ psikoloğun uzmanlığını gerektirmektedir.
Sonuç
Yapay zekâ, ruh sağlığı alanında önemli fırsatlar sunmaktadır. Duygu tanıma sistemleri, dijital fenotipleme yöntemleri ve yapay zekâ destekli uygulamalar; erken risk belirleme, semptom takibi ve psikoeğitim süreçlerinde giderek daha fazla kullanılmaktadır. Ancak güncel bilimsel veriler, bu teknolojilerin insan uzmanlığının yerini almak yerine onu destekleyen araçlar olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Klinik psikolojinin temelinde yalnızca veri toplamak değil, insanı anlamak vardır. Bir danışanın yaşam öyküsünü, ilişkilerini, korkularını ve umutlarını anlamlandırmak; terapötik ilişki kurmak ve güven inşa etmek hâlâ insan uzmanlığının merkezinde yer almaktadır. Gelecekte psikologların rolü ortadan kalkmayacak, aksine yeni becerilerle genişleyecektir. Teknolojiyi etkili kullanan, dijital verileri yorumlayabilen ve insan odaklı


