Bazı insanlar, hayatları boyunca birbirinden oldukça farklı kişilerle ilişki yaşadıklarını düşünürler. İsimler, şehirler ve hayat koşulları değişir. Ancak bir süre sonra tanıdık bir his yeniden ortaya çıkar. Yine anlaşılmadığını hisseder, yine yeterince değer görmediğini düşünür ve yine ilişkinin içinde yalnız kalırsınız. Sanki partnerler değişse de hikâye aynı kalır.
Bu durum, çoğu zaman kişinin kendisine şu soruyu sormasına neden olur: “Neden hep aynı ilişkiyi yaşıyorum?”
Bu sorunun cevabı yalnızca partner seçimlerinde değil, kişinin geçmiş yaşam deneyimlerinde ve ilişkilerle ilgili geliştirdiği görünmez inançlarda saklı olabilir.
İnsan zihni, dünyaya boş bir sayfa olarak gelmez. Çocukluk yıllarında kurulan ilişkiler, kişinin kendisi ve diğer insanlarla ilgili oluşturacağı temel şemaların yapı taşlarını oluşturur. Çocuk, yalnızca kendisine söylenenleri değil, yaşadığı duygusal deneyimleri de kaydeder. Bu kayıtlar, yıllar sonra yetişkinlik ilişkilerinin görünmez rehberleri haline gelebilir.
Örneğin, bir baba çocuğunu çok seviyor olabilir. Onun için çalışıyor, ihtiyaçlarını karşılıyor ve hayatını kolaylaştırmaya çalışıyor olabilir. Ancak sevgisini göstermekte zorlanıyorsa, çocuğun deneyimi bambaşka olabilir. Çünkü çocuklar, kendilerine duyulan sevgiyi değil, kendilerine gösterilen sevgiyi deneyimlerler.
Bir çocuğun zihni genellikle “Babam beni seviyor ama sevgisini göstermekte zorlanıyor” şeklinde çalışmaz. Çocuk daha somut deneyimlerle anlam üretir. Sarılınmadığında, duyguları önemsenmediğinde ve yakınlık kurulamayan bir ilişki içinde büyüdüğünde, kendi dünyasına bazı sonuçlar çıkarabilir.
Bazı çocuklar için bu sonuç, “Sevgi hissedilen ama gösterilmeyen bir şeydir” şeklinde olabilir. Yıllar sonra bu kişi, romantik ilişkilerinde duygusal olarak mesafeli insanlara çekilebilir. Karşısındaki kişinin sevgisini açıkça ifade etmemesini olağan karşılayabilir. Hatta sevgisini açıkça gösteren, duygularını paylaşabilen bir partner başlangıçta ona yabancı gelebilir. Çünkü insan zihni, her zaman sağlıklı olanı değil, tanıdık olanı seçme eğilimindedir.
Başka bir çocuk ise aynı deneyimden farklı bir sonuç çıkarabilir. Eğer yaşadığı duygusal mesafeyi kendi değeriyle ilişkilendirirse, “Demek ki yeterince sevilecek biri değilim” inancını geliştirebilir. Bu durumda, yetişkinlik ilişkilerinde sürekli onay arayan, reddedilmekten yoğun şekilde korkan veya kendisini sevilmeye layık görmekte zorlanan bir yapıya dönüşebilir.
İşte aynı yaşantının farklı bireylerde farklı sonuçlar doğurmasının nedeni de budur. Yaşanan olay kadar, o olayın kişi tarafından nasıl anlamlandırıldığı da önemlidir.
Yetişkinlik ilişkilerinde karşılaştığımız birçok zorluk, aslında bugünün değil, geçmişten taşınan bazı ilişki şablonlarının yansıması olabilir. Kimi insanlar sürekli terk edilmekten korkar. Kimileri, sevilmek için sürekli çaba göstermesi gerektiğine inanır. Bazıları ise ihtiyaçlarını dile getirmeyi öğrenemediği için ilişkilerinde sessizce kırılır. Her biri farklı görünse de, temelinde kişinin kendisi ve ilişkiler hakkında geliştirdiği bazı inançlar bulunur.
Bu nedenle, aynı ilişkiyi tekrar tekrar yaşamak kader değildir. Çoğu zaman fark edilmeyen bir örüntünün sonucudur.
Geçmiş deneyimlerimizi değiştirmemiz mümkün değildir. Ancak, bugün ilişkilerimize hangi gözlükle baktığımızı fark etmek mümkündür. Kendimizi nasıl gördüğümüzü, sevgiyi nasıl tanımladığımızı ve yakınlık kurarken hangi korkuların devreye girdiğini anlamaya başladığımızda, yıllardır tekrar eden döngüler de görünür hale gelir.
Belki de asıl soru “Neden hep aynı insanları seçiyorum?” değildir. Belki de sorulması gereken soru şudur:
“İlişkilerimde tekrar eden bu hikâyeyi yazan görünmez inançlar neler?”
Çünkü partnerler değişebilir. Ancak kişi kendi içindeki ilişki senaryolarını fark etmediği sürece, hikâye aynı kalmaya devam edebilir. Değişim ise çoğu zaman karşımıza çıkan insanlardan önce, kendimizi ve geçmişimizi anlamakla başlar.

