Onur Ayı’nın yaklaşmasıyla birlikte, kuir kimliklerin yaşadığı zorluklara değinmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Kuir kimlikler (gey, lezbiyen, biseksüel, trans, interseks, nonbinary vb.) hem kendi içlerinde hem de toplumsal düzlemde birçok değişim ve dönüşümün temsilcisi olabiliyor. Kişinin kendi kuir kimliğini fark etmesi, bunu anlamlandırması ve kimi zaman kabullenmesi bir süreç gerektirebileceği gibi, kuir varoluşu görmek, tanımak, öğrenmek ve kabul etmek de çevre için ayrı bir süreç olabiliyor.
Kuir birey, olduğu kişiye dönüşürken çoğu zaman çevresini de dönüştürmek ve/veya değiştirmek zorunda kalabiliyor. Tıpkı “kuir” kelimesinin tarihsel olarak olumsuz bir anlamdan, sahiplenilen bir kimliğe dönüşmesi ya da Onur Yürüyüşleri’nin görünürlük ve direniş alanına dönüşmesi gibi. Ancak bu dönüşüm her zaman kolay gerçekleşmiyor. Bazen dönüşüm mümkün olmadığında değişim kaçınılmaz hale gelebilir.
Örneğin, açılmanın (coming out) ardından aile ya da arkadaş çevresinin kabullenmemesi, yani dönüşmeyi reddetmesi; kişinin ilişkilerini yeniden kurmasına, bazı insanlardan uzaklaşmasına ya da onlar tarafından terk edilmesine yol açabiliyor. Bu nedenle kuir bireylerin yaşamlarında yalnızca bireysel değil; aynı zamanda sosyal ve toplumsal düzeyde de birçok muğlak kayıp deneyimlediğini söylemek mümkün.
Muğlak Kayıp Nedir?
Biri öldüğünde, kaybı kabullenebilmek, acıyı işleyebilmek ve ölen kişiyi anabilmek için çeşitli dini, kültürel ve kişisel ritüeller devreye girer. Yas süreçlerinde geride kalanları destekleyen pek çok sosyal ve kültürel sistem bulunur. Cenazeler, taziyeler, anma pratikleri ya da toplumsal destek mekanizmaları, kaybı anlamlandırmaya ve kişinin yaşamında bir kapanış hissi oluşturmaya yardımcı olabilir.
Ancak muğlak kayıpta süreç, göründüğünden çok daha karmaşıktır. Çünkü burada değer verilen kişi tamamen kaybedilmiş değildir. Pauline Boss, iki tür muğlak kayıp tanımlar. İlkinde değer verilen kişi fiziksel olarak yoktur. Örneğin, kaçırılma, kaybolma ya da deprem, savaş gibi durumlarda, kişinin bir gün geri dönme ihtimali varlığını sürdürdüğü için ona gerçekten veda edebilmek oldukça güçleşebilir. Diğer tür muğlak kayıpta ise kişi fiziksel olarak orada olsa da psikolojik ya da bilişsel anlamda erişilebilir olmayabilir. Bunun örnekleri Alzheimer, demans hastalarında, nörolojik hasarlar, depresyon ya da bağımlılık gibi durumlarda görülebilir.
Zaten olağan kayıpları kabul etmek ve bir kapanış hissine ulaşmak çoğu zaman kolay değilken, muğlak kayıplarda bu süreç neredeyse imkansız hale gelebilir. Çünkü kayıp çoğu zaman net değildir, resmi ya da toplumsal olarak tam anlamıyla tanınmaz ve kişi beklemek ile veda etmek arasında sıkışıp kalabilir.
Kuir Bireyler Bağlamında Muğlak Kayıpları Düşünmek
Muğlak kayıp, doğası gereği travmatik bir deneyimdir. Kuir bireyler bağlamında düşünüldüğünde ise bu kayıp çok katmanlı bir yapıya sahip olabilir. Açılma süreçlerinin ardından kaybedilen aile üyeleri ve arkadaşlık ilişkileri, sonlandırılmak zorunda kalınan bağlar, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı nedeniyle sürdürülemeyen ilişkiler bu kayıplara dahil edilebilir.
Bunun yanı sıra, toplumsal ve sosyal düzeyde deneyimlenen kayıplar da önemlidir. Hiç elde edilememiş veya zaman içinde kaybedilmiş sosyal ve medeni hakların yası, eşit yurttaş deneyiminden mahrum bırakılmanın yarattığı eksiklik hissi ya da aynı toplum içinde yaşarken diğer bireylerle eşit haklara sahip olamamanın getirdiği görünmez kayıp duygusu da muğlak kaybın bir parçası olarak düşünülebilir.
Bazı durumlarda ise kayıp, hiç tam anlamıyla yaşanmamış deneyimlere yönelir: Gün yüzüne çıkamamış ilişkiler, gizli kalmak zorunda bırakılmış partnerler ya da kayıplar… Tüm bunlar, kuir bireylerin yaşamlarında yalnızca kişilerarası değil; aynı zamanda sosyal ve hukuki düzeyde de muğlak kayıpların deneyimlenebildiğini düşündürüyor.
Dönüşen ve Dönüştürenleri Görmek: İçsel Kaynaklar ve “Öteki”leri Bulmak
Muğlak kayıplar söz konusu olduğunda, Pauline Boss, her durumun çözülebilir olmayabileceğini; özellikle düzeltilemeyecek ya da iyileşme ihtimali olmayan koşullarda terapötik amacının sorunu tamamen ortadan kaldırmak değil, kişinin içsel kaynaklarını güçlendirmek olduğunu vurgular. Muğlaklığın kendisinden kaçınmak her zaman mümkün olmadığında, muğlaklığa yönelik toleransın artırılması ve belirsizlikle yaşayabilme kapasitesinin geliştirilmesi önem kazanır. Bu bağlamda, kişinin kendi terapi sürecinden geçmesi kayba, belirsizliğe ve eşlik eden karmaşık duygulara alan açabilmek açısından destekleyici olabilir.
Özellikle ailevi kayıplar söz konusu olduğunda, muğlaklık ve kayıpla baş etmek kuir bireyler için oldukça zorlayıcı olabilir. Ancak tüm bireysel ve toplumsal baskılara rağmen, çocuklarının yanında “ebeveyn” olarak durabilen ve bunu sürdürebilen ailelerin de olduğunu görmek önemlidir. Bu noktada LİSTAG, GALADER ve İzmir Aile Grubu gibi oluşumlar ailelerin dönüşüm süreçlerine eşlik etmekte ve destek sunmaktadır. Dönüşümün mümkün olduğunu görmek ve benzer deneyimlerden geçen kişilerden destek almak, muğlak kayıplarla baş etme sürecinde önemli bir kaynak haline gelebilir.
Bunun yanı sıra “seçilmiş aileler” de kuir bireylerin yaşamında önemli bir yer tutar. Kan bağına dayanmayan ancak güven, kabul, aidiyet ve karşılıklı bakım üzerinden kurulan bu ilişkiler, özellikle biyolojik aileyle yaşanan kırılmaların ardından destekleyici bir alan sağlayabilir. Seçilmiş aileler, yalnızca sosyal bir dayanışma ağı değil; aynı zamanda kişinin görülme, anlaşılma ve ait hissetme ihtiyaçlarına yanıt veren onarıcı ilişkisel alanlar sunabilir.


