İletişim, insan yaşamının temel belirleyicilerinden biridir. İnsan, anlamı ilişkiler içinde üretir; kendilik algısı, çoğu zaman başkalarının kendisine dair söyledikleriyle şekillenir. Bu nedenle sözcükler yalnızca ifade aracı değil, aynı zamanda inşa edici bir güçtür. Özellikle psikoloji gibi insan davranışını ve zihinsel süreçleri konu alan bir disiplin söz konusu olduğunda, kullanılan kavramların etkisi sıradan gündelik yorumlardan daha ağır olabilir.
Son yıllarda psikolojik kavramların popülerleşmesiyle birlikte, “narsisizm”, “travma”, “kaygı bozukluğu” gibi terimler sosyal ortamlarda sıkça kullanılmaya başlanmıştır. Ancak bu kavramların klinik değerlendirme süreci dışında, özellikle henüz mesleki deneyimi sınırlı bireyler tarafından gündelik etkileşimlerde etiketleyici biçimde kullanılması ciddi etik ve bilimsel sorunlar doğurabilir.
Klinik Değerlendirme ve Formülasyon Süreci
Psikolojik değerlendirme, anlık gözlemlerle yapılan çıkarımlardan ibaret değildir. Klinik süreç; danışanın öyküsünün alınması, davranış örüntülerinin zamana yayılarak gözlemlenmesi, gerektiğinde psikometrik araçların kullanılması ve terapötik ilişkinin kurulması gibi çok boyutlu bir yapıya sahiptir.
Bir bireyin davranışını anlamlandırmak, birkaç sohbetten yola çıkarak yapılabilecek bir işlem değildir. Hatta terapötik süreçte dahi formülasyon zamana yayılır; terapist erken ve kesin yargılardan kaçınır. Bu bağlamda, sosyal bir ortamda “sen narsistik eğilimler gösteriyorsun” gibi ifadeler bilimsel temelden yoksun, indirgemeci ve genelleyici olabilir. Psikoloji bilimi olasılıklar üzerinden çalışır; kesin etiketler üzerinden değil.
Etiketleme ve Kendini Gerçekleştiren Kehanet
Sosyolojik literatürde Howard Becker tarafından geliştirilen Etiketleme Kuramı, bireylerin kendilerine atfedilen kimlikleri zamanla içselleştirebildiklerini öne sürer. Benzer şekilde Robert K. Merton’ın ortaya koyduğu “kendini gerçekleştiren kehanet” kavramı, bir beklentinin bireyin davranışını şekillendirerek o beklentinin gerçekleşmesine zemin hazırlayabileceğini savunur.
Bu çerçevede, psikolog kimliği taşıyan bir kişinin yaptığı yorum, karşı taraf için sıradan bir görüş değil; yarı-otoriter bir değerlendirme gibi algılanabilir. “Sen böylesin” şeklinde ifade edilen bir yorum, kişinin kendilik algısını daraltabilir ve davranış repertuarını o etiket çerçevesinde yeniden düzenlemesine yol açabilir. Özellikle terapi süreci dışında yapılan bu tür yorumlarda, bireyin o ifadeyi nasıl anlamlandıracağını kontrol etmek mümkün değildir. Terapistin niyeti “yorum yapmak” olabilir; ancak karşı taraf bunu “tanı” olarak algılayabilir.
Mesleki Etik ve Yetkinlik İlkesi
Psikoloji eğitimi sürecinde olan bireylerin henüz mezun olmadan ya da mesleki yetkinlik kazanmadan kendilerini “psikolog” unvanıyla tanıtmaları, yalnızca bireysel bir tercih değil; mesleki etik bağlamında değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Unvan, yalnızca akademik ilerlemenin sembolü değil; belirli bir yetkinlik, sorumluluk düzeyinin göstergesidir.
Meslek etiği literatüründe yetkinlik (competence) ilkesi temel prensiplerden biridir. American Psychological Association etik kodunda psikologların yalnızca eğitimini ve yeterliliğini aldıkları alanlarda hizmet sunmaları gerektiği vurgulanır. Buradaki mesele yalnızca “bir instagram hesabı açmak” değildir; mesele, bilimin temsil edilme biçimidir. Psikoloji bir analiz kültürü değil, bilimsel yöntemle çalışan bir disiplindir. Eğer meslek, eğitim süreci tamamlanmadan ve yetkinlik kazanılmadan unvan temsil edilirse, psikolojik bilgi popüler kültür içinde indirgenebilir ve yüzeyselleşebilir. Psikoloji lisans eğitimi almadan, yalnızca çeşitli sertifika programları ya da kısa süreli eğitimler aracılığıyla “psikolog” kimliğini üstlenmek, hem hukuki hem etik açıdan sorunludur.
Klinik Bağlam ve Profesyonel Sorumluluk
Psikolog kimliği, kazanılmış bir unvan olduğu kadar, taşınması gereken bir sorumluluktur. Psikolog kimliği yalnızca klinik odada var olan bir kimlik değildir; ancak klinik sorumluluk klinik bağlam gerektirir. Terapötik ilişki; onam, gizlilik, çerçeve ve profesyonel sorumluluk gerektirir. Bu unsurlar olmaksızın yapılan “analizler”, etik çerçevenin dışında kalır.
Psikoloji eğitimi sürecinde edinilen teorik bilgiye ek olarak klinik yetkinlik de gereklidir. Yetkinlik; süpervizyon, uygulama, gözlem ve deneyimle gelişir. Psikoloji bir “insan analiz etme” sanatı değil; bilimsel yöntemle çalışan bir disiplindir. Eğer psikolog kimliği gündelik hayatta hafif ve basit biçimde temsil edilirse, toplum da mesleği o ölçüde hafif algılayacaktır. Mesleğe saygı, kavramlara özenle yaklaşmakla başlar.
Sonuç: Anlamak ve Dinlemek
Her insan biriciktir ve insan davranışı çok katmanlıdır. Bir bireyi anlamak, zamana yayılan, dikkatli ve sistematik bir süreci gerektirir. Klinik bağlam dışında yapılan psikolojik etiketlemeler; bireyin kendilik algısını sınırlayabilir, kendini gerçekleştiren kehanet mekanizmasını tetikleyebilir ve mesleki etik sınırları ihlal edebilir.
Psikolog kimliği, yorum yapma ayrıcalığı değil; susma sorumluluğu da getiren bir kimliktir. Bazen en etik tutum, analiz etmek yerine dinlemek; tanımlamak yerine alan bırakmaktır.
KAYNAKÇA
-
Alaftar, İ, ‘’Klinik Psikolojide Süpervizyon Uygulamalarında Etik Konular’’, AYNA Klinik Psikoloji Dergisi, 2024, 11(3), 535–553
-
Camadan, F, ‘’Psikolojik Danışmanın Yaşadığı Çatışma: Etik İkilem’’, Sakarya Üniversitesi Eğitim Dergisi, 8(1), 76-94 ,(2018)
-
Molacı, M, ‘’ Kendini Gerçekleştiren Kehanet’’, ViraVerita E-Dergi: Disiplinlerarası Buluşmalar / Cilt 9, Sayı 9, Mayıs, 2019, s. 1-28
-
Sevim, K, ‘’ Sosyal Çalışma ve Damga’’, Sosyal Çalışma Dergisi, (2020) 4 (1), 44-54


