Hemen hemen her gün hayatımızın her alanında tehdit niteliğinde olan suç haberlerini görüyoruz. Telefonlarımızı elimize aldığımızda, gazete okumak istediğimizde ya da haber kanallarında hemen yaşanmış bir olayla karşı karşıya kalıyoruz. İlk anda bir irkilme ve ardından hızlı bir kabulleniş… Sonra hayat kaldığı yerden akmaya devam ediyor. Asıl soru şu: Ne zaman bu haberlere bu kadar alıştık?
Toplum olarak insanların nasıl bu kadar kötü olabileceğini anlamlandırmaya çalışırken, çoğu zaman kötülüğü anormal bir yere koyuyoruz. Kötülüğü, karanlık dehlizlerde planlar yapan, pelerinli ve korkunç görünümlü “canavarlara” atfediyoruz. Suç işleyenleri “canavar”, “insanlıktan çıkmış” ve “bizden olmayan” bir yere koyuyoruz. Böylece kötülük, anormal insanlar tarafından işlenen bir olgu olduğundan, normal insanlar tehdit algılamaz olur. Bu durumda, burada tehlikeli bir körlük baş gösterir. Oysa en büyük yıkımlar; sabah dokuz, akşam beş mesaisine giden, çocuklarını seven ve sadece “işini yapan” insanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” dediği şey tam olarak budur; kötülük bir derinlikten değil, düşünce sığlığından beslenir.
Psikolojik açıdan kötülük bir gecede normalleşemez; ağır ağır işlenen bir süreçtir. Beynimiz, sürekli maruz kaldığı uyaranlara karşı bir savunma mekanizması geliştirir: Alışma. Televizyon haberlerinde gördüğümüz trajik olaylar, iş yerinde maruz kalınan zorbalıklar ya da yaşamın içerisinde görülen adaletsizlikler ilk bakışta canımızı yakarken, bir süre sonra “bu da hayatın gerçeği” etiketi zihnimizin tozlu raflarına yapışır. Kötülük sıradanlaştığında vicdan susar ve “uyum sağlama” içgüdüsü konuşur. Artık toplumsal düzeyde norm hâline gelen şey, yanlışı yapmak değil, yanlışa tepki vermemektir. Çünkü insan zihni tekrar eden şeye alışır. Zihin, aşırı yüklenmeyi tolere edebilmek için hissizleşir. Ancak tabii ki bu hissizleşme masum değildir. Empati azaldıkça, suç yalnızca bir habere dönüşür. Mağdur bir sayı olur, fail ise bir başlık. İnsan hikâyesi silinir. Bu noktada kötülük, olağanüstü olmaktan çıkıp gündelik bir gerçekliğe dönüşür.
Suçun Bireyselleşmesi ve Ahlaki Yorgunluk
Toplum suç ile karşılaştığında, çoğu zaman tüm dikkati failin kişiliğine yöneltir: “Zaten belliydi”, “psikopat”, “ahlaksız”. Bu yaklaşım bizi rahatlatsa da asıl önemli olan soruları görünmez kılar. Hangi koşullar bu davranışı mümkün kıldı? Hangi sessizlikler, hangi ihmaller, hangi normalleşmeler bu noktaya zemin hazırladı? Bu sorular sorulmadıkça, suç yalnızca bir “sapma” olarak kalır ve tekerrür etmesi kaçınılmaz bir hâl alır.
Kötülüğün sıradanlaşması, aynı zamanda ahlaki bir yorgunluğun da göstergesidir. Sürekli adaletsizlik, güvensizlik ve belirsizlik içinde yaşayan toplumlar zamanla tepki vermeyi bırakır. Bu bir kabulleniş değil, tükeniştir. İnsan beyni her şeye aynı anda öfke duyamaz. Bu yüzden bazı acılar sessizce içeri gömülür.
Burada önemli bir ayrıma dikkat çekmek istiyorum: Suçu anlamaya çalışmak, suçu meşrulaştırmak demek değildir. Psikoloji “neden?” sorusunu sorar, “haklı mı?” sorusunu değil. Anlamak, suçun tekrar işlenmesinin önüne geçebilmek içindir. Kötülüğü sadece dışlayarak değil, anlamlandırarak sınırlandırabiliriz. Belki de en rahatsız edici gerçek şudur: Kötülük çoğu zaman “başkalarının” değil, insan olmanın karanlık potansiyelinin bir ürünüdür. Bu gerçekle yüzleşmek elbette ki cesaret ister. Çünkü bu yüzleşme bizi “biz” ve “onlar” ayrımından çıkarır ve daha zor bir soruyla baş başa bırakır: Aynı koşullarda ben ne yapardım?
Otoriteye İtaat: “Ben Sadece Emir Kuluyum”
Bir insan, tanımadığı birine ölümcül düzeyde elektrik şoku vermeyi neden kabul eder? Sosyal psikolojinin en çarpıcı deneylerinden biri olan Milgram Deneyi’ni hatırlayalım. Denekler, acı çığlıkları duyduklarında dahi, beyaz önlüklü bir “uzman” onlara devam etmelerini söylediği için düğmeye basmaya devam ettiler. Burada oluşan mekanizma, sorumluluk kaymasıdır. Kişi artık kendini fail olarak değil, bir araç olarak görür. Suç otoriteye devredildiğinde vicdan pusula olmaktan çıkar. “Herkes susuyor, ben mi dünyayı kurtaracağım?” düşüncesi, kötülüğün en sevdiği besindir.
Bilişsel Çelişki: İyi İnsanlar Nasıl Olur da Kötü Şeyler Yapar?
Zihin, “Ben iyi biriyim” inancı ile “şu an kötü bir şeye sebep oluyorum” gerçeği arasındaki çatışmayı sevmez. Bu çelişkiyi azaltmak için rasyonalizasyon (akla uydurma) mekanizması geliştirir. “Onlar bunu hak etmişti”, “Dünya daha iyi bir yer olacak” ya da “Bu benim görevim” cümleleri, suçun üzerini örten psikolojik yara bantlarıdır.
Dilin Büyüsü: Kötülüğü Maskelemek
Kötülük meşrulaştırılırken önce dili iktidara yerleştirir. Psikolojide “ötekileştirme” ve insandışılaştırma (dehumanization) burada devreye girer. Bir bireye yapılan haksızlığa “prosedür”, bir can yakmaya “disiplin”, bir sömürüye “fırsat” dediğimiz anda vicdanın sesini kısmış oluruz. Kelimeler değiştikçe, yapılan eylemin ahlaki ağırlığı hafifler.
Farkındalık: Kırılma Noktası Neresi?
Peki, bu döngüden nasıl çıkarız?
Toplum olarak ihtiyacımız olan şey, suçun etrafına örülen sansasyonel anlatılar değil; daha fazla düşünme alanıdır. Daha yavaş, daha derin, daha sorumlu bir bakış… Kötülüğü yalnızca lanetlemek değil, onu mümkün kılan zemini de sorgulamak. Çünkü kötülük sıradanlaştığında asıl tehlike suçun kendisi değil, ona alışmış olmamızdır.
Kötülüğün sıradanlığına karşı tek panzehir, “Sıradan iyilik” değil, “Bilinçli başkaldırıdır’’. Bu, devrimsel bir eylem olmak zorunda değildir.
-
Herkesin sustuğu bir toplantıda “Bu yapılan adil değil” diyebilmek,
-
Herkesin görmezden geldiği bir zorbalığı durdurmak için adım atmak,
-
Kendi içimizdeki “Bana ne?” diyen o konforlu sese meydan okumak.
Sonuç olarak; kötülük, laboratuvarda üretilen bir virüs değildir. O, biz durup izlediğimizde beslenen bir boşluktur. Bir psikolog olarak diyebilirim ki; ruh sağlığımızın en büyük koruyucusu, sadece kendi mutluluğumuz değil, çevremizdeki adaletsizliğe karşı verdiğimiz o küçük ama onurlu tepkilerdir. Dünya, kötülerin gürültüsüyle değil, iyilerin sessizliğiyle yıkılır. Sessizliğinizi bozmaya hazır mısınız?
Kaynakça
Arendt, H. (2009). Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te (M. Özcan, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal çalışma 1963 tarihlidir). Bandura, A. (1999). Moral disengagement in the perpetration of inhumanities. Personality and Social Psychology Review, 3(3), 193-209. Festinger, L. (1957). A theory of cognitive dissonance. Stanford University Press. Milgram, S. (1974). Obedience to authority: An experimental view. Harper & Row.


