Dolandırıcılık hikâyeleri, toplumsal hafızamızda tuhaf bir hayranlık ile derin bir küçümseme arasında, tekinsiz bir noktada asılı kalır. Bir başkasını ustalıkla manipüle eden, sistemin açıklarını bir virtüöz gibi kullanan o “kurnaz” figürün planlarını adeta bir suç belgeseli tadında izlerken, içten içe kurbana acıyan, hatta onu hafifçe aşağı gören bir kibir besleriz. Gazete manşetlerinden dijital platformlara kadar uzanan bu trajikomik anlatı, genellikle toplumun o meşhur, yargılayıcı sorusuyla nihayete erer: “Buna nasıl inandı?” Oysa bu soru, buzdağının suyun altında kalan o devasa ve karanlık kütlesini, yani insan ruhunun en mahrem, en savunmasız odalarını tamamen görmezden gelir. Dolandırıcılık, iddia edildiği gibi sadece birinin profesyonelce yalan söylemesiyle gerçekleşmez; asıl büyü, bir diğerinin o yalanı kucaklamaya, onu hayatının gerçeği yapmaya dünden razı olmasıyla bozulur. Bu, teknik bir aldatmacadan ziyade, iki zihin arasında kurulan zehirli fakat bir o kadar da arzulu bir ortaklıktır.
Burada asıl mesele dolandırıcının IQ seviyesi ya da teknolojik donanımı değil, kurbanın “inanmayı seçme” hızı ve bu hıza eşlik eden duygusal açlığıdır. Psikanalizin kuramsal derinliğine indiğimizde, Sigmund Freud’un o sarsıcı uyarısıyla karşılaşırız: İnsan davranışları sanıldığı gibi laboratuvar titizliğinde, rasyonel ve steril kararlarla şekillenmez. Aksine bizler, bilinçdışının o gürültülü, loş ve çoğunlukla mantıksız koridorlarındaki arzularla yönetilen varlıklarız. İnsan zihni, gerçekliğin çıplak ve bazen acımasız yüzüyle karşılaştığında her zaman nesnel olanı seçmez; “haz ilkesi” gereği, arzuladığı o görkemli finale giden yolu kısaltmak için gerçekliği bükmeye başlar.
Ruhsal Boşluklar ve Manipülasyonun Cerrahisi
Dolandırıcılar aslında yoktan bir arzu var etmezler. Onlar sadece toplumsal ya da bireysel olarak içimizde halihazırda cılız bir ateş gibi yanan o ihtiyacı fark edip üzerine profesyonelce benzin döken iyi gözlemcilerdir. Hızlı zengin olma hayali, “sıradan” olmanın yarattığı varoluşsal sancıdan kurtulup “seçilmiş” biri olma ayrıcalığına erişme isteği ya da modern zamanların en büyük vebası olan o bitmek bilmeyen onaylanma ihtiyacı… Başarılı bir manipülasyon ustası, kurbanının ruhundaki o sızlayan boşluğu bir cerrah titizliğiyle sezen bir sarraf gibidir. O boşluğun etrafına öyle bir anlatı örer ki, kurban için o masala teslim olmak, gerçekliğin o sıkıcı, monoton ve yavaş ilerleyen yüzüyle karşılaşmaktan çok daha konforlu bir sığınak haline gelir. “Bu fırsat sadece senin gibi vizyonerlere, senin gibi özel insanlara sunuluyor” cümlesi, dışarıdan bakan bir mantık süzgecinden geçtiğinde alarm zillerini çaldırmalıdır; ancak narsisistik yaralarımıza o kadar iyi gelir ki, zihnimizin savunma mekanizmalarını birer birer felç eder.
Sürecin en sarsıcı ve psikolojik açıdan en karmaşık aşaması ise genellikle gerçeğin sızmaya başladığı, o yalanın dikiş yerlerinden patlak verdiği “çatlak” anıdır. Dışarıdan bakan bir göz için oyunun bittiği yer burasıdır. Ancak şaşırtıcı bir şekilde, pek çok kurban geminin su aldığını, kaptanın kaçtığını gördüğünde bile güverteyi terk etmez. Hatta gemi batmasın diye daha fazla kaynak aktarmaya, daha fazla zaman harcamaya ve dolandırıcıyı herkesten çok savunmaya devam eder. Psikolojide “inkâr” ve “rasyonalizasyon” dediğimiz o ağır savunma zırhları tam burada, benliği korumak adına devreye girer. Çünkü “Kandırıldım” demek, sadece bir miktar para ya da zaman kaybetmek demek değildir. Bu itiraf, kişinin kendi muhakeme gücüne, entelektüel kapasitesine ve en nihayetinde tüm özsaygısına indirilmiş ağır bir darbedir. Bu ego kaybı ve beraberinde gelen utanç o kadar katlanılmazdır ki, zihin gerçeği yeniden yorumlamayı tercih eder. Geciken geri ödemeler “küçük bir sistem hatası”, yeni para talepleri ise “büyük zafere giden o son küçük engel” olarak kodlanır. Kişi dolandırıcıyı savunurken, aslında kendi yıkılmak üzere olan onurunu ve o zamana kadar yaptığı yatırımı savunmaktadır.
Gerçeğin Rüzgârına Karşı Umut Sığınağı
Dolandırıcıyı sadece “kötü bir birey” veya “münferit bir suçlu” olarak görüp konuyu kapatmak, aslında kendimize tuttuğumuz o aynadan kaçmaktır. Modern dünyanın üzerimizde kurduğu “her şeye hemen, şimdi ve zahmetsizce sahip olma” baskısı, bu suç türü için dünyadaki en verimli toprağı hazırlar. Gerçek hayat sabır, bitmek bilmeyen emek, gri bürokrasi ve sık sık hayal kırıklığı gerektirirken; dolandırıcının sunduğu o parlak hikâye, tüm bu yorucu süreçleri bypass etmenin mümkün olduğunu vaat eder. Bu yüzden o hikâyelere bakarken kurbanın “saflığına” gülmek yerine, kendi içimizdeki o “kestirme yol” arayışıyla yüzleşmemiz gerekir.
Sonuç olarak, bizi kandıran şey çoğu zaman sadece dışarıdaki o kurnaz yabancı ya da onun sofistike yalanları değildir. Biz, onların sunduğu o pürüzsüz aynada görmek istediğimiz hayali kişiye, yani kendi doyurulmamış, aç ve çocuksu arzularımıza kanarız. Belki de artık kurbanlara o üstenci bir dille “Nasıl inandın?” diye sormayı bir kenara bırakmalıyız. Asıl sormamız gereken, kendimize de sormaya korktuğumuz o asıl sorudur: “Hangi boşluğun, hangi yaran o yalanı gerçeğe tercih etmene neden olacak kadar büyüktü?” Çünkü bazen insan ruhu, gerçeğin tatsız ve kuru rüzgârına karşı, kendine umut veren bir yalanı siper etmeden nefes alamaz. Dolandırıcılık, işte bu hayati ihtiyacın karanlık bir ticarete dönüşmüş halidir.


