1936’da Rhineland’ın yeniden işgali sırasında Hitler şu cümleleri kullanmıştı: “İnandığım yolda bir uyurgezerin sakınmazlığı ve inadıyla yürürüm ben.” Onun bu tutumu dünyayı şaşkınlığa uğratmıştı. Onun bu, kimsenin cesaret edemediği tutumu elde edilemeyen bir başarı, aynı zamanda da felaketin kıyısına sürükledi. Hitler tarihin sayfalarına dünyanın tanıdığı en sevilen ve en nefret edilen kişi olarak geçecekti.
Hitler’in daha önceleri ilişki kurduğu insanlar, Hitler’in kendi büyüklüğüne kesin bir inancı olduğu konusunda hemfikir olmuşlardır. Aynı zamanda onun en büyük savaş tanrısı olduğuna inandığı tutumu da bu fikri desteklemektedir. Hitler aynı zamanda kendisini yargı konularında da bilirkişi olarak görmektedir. Bunun yanında Güzel Sanatlar Okulu giriş sınavında başarı göstermemesine rağmen kendini Alman mimarların en büyüğü olarak görmüştür. Açıkça görüldüğü gibi Hitler, kendisinin Almanya’ya kurtarıcı bir tanrı olarak gönderildiğine ve özel bir görevle yükümlü olduğuna inanmıştır. İncil’den sürekli örnekler getirmiş, böylece giriştiği durumlara dinsel bir görünüm de kazandırmıştır. İsa ile kendisi arasındaki karşılaştırmaları da gitgide artıyordu. Alman politikacı Eckart, Hitler’in bu tutumu için “Bir adam kendisini Hz. İsa ile aynı kaba koyarsa onun yeri tımarhanedir.” cümlesini kurmuştur.
Hitler: Ruh Bilimsel Çözüm ve Birleşim
Dünya Adolf Hitler’i güçlü olma konusundaki doymak bilmeyen tutkusu ve zalimliği ile tanımaya başlamıştı. Kimi insanlar tarafından desteklenirken kimi insanlar tarafından da delinin teki olarak görülüyordu. Kuşkusuz Hitler’in kendisi kimi zaman davranışları hakkında birtakım açıklamalar yapmaktadır. Fakat bunlar ya ulusal temeller üzerine oturmakta ya da sorunu geçmişe atmaktadır. İşte bu noktada ilk kez kapıyı çalan nevrotik hasta ile karşılaşılan bir durum içine girilmektedir. Bu durumda Hitler’in çocukluk yıllarına inip o dönemde edindiği izlenimleri araştırmak işe yarayacaktır.
Hitler, aşağı sınıftan bir aile çevresinde yetişmiş; babası gümrük memuru, annesi ise kendisini evine ve ailesine adayan bir kadın olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu aile dinamiğinde Hitler’in babasının vaktinin çoğunu meyhanede geçirdiğini; evde kavga ve dırıltının eksik olmadığını, içkiyi fazla kaçırıp karısı ya da çocukları tarafından eve getirildiğini öğreniyoruz.
Hitler’in aile yuvasından çok bahsetmemesi, bu tür olayların onda genç yaşlarda bir nefret ve öfke yarattığını tahmin etmemize yol açmaktadır. Babasının ayık olduğu zamanlarda da farklı bir izlenim yaratmaya çalışması, bu tür duyguları arttırmaktadır. Onuruna çok düşkün olan ve memurluğu ile böbürlenen babası, emekli olduktan sonra bile resmi giysilerini çıkartmamıştır. Aynı zamanda köy sokaklarında unvanının eksik söylenmesine tahammül edememiş ve bunu hemen karşı tarafa anımsatmıştır.
Çocuğun özyapısı üzerinde baba kavramının etkisi büyüktür ve temel taştır. Fakat Hitler’de bu temel sağlam atılmış değildir. Bu koşullar altında Hitler kendi davranışlarına yön verecek bir model bulamadığından şaşırmış durumdaydı. Bu durumdan ötürü dünya Hitler için tehlikeli, hak tanımaz ve belirsiz görünmüştür. Babası eve geldiğinde nasıl davranacağını kestiremediğinden güvensizlik duygusu gitgide artmıştı. Hitler’in bu yoksunluğunun belirtisi, saygı duyabileceği, öykünebileceği bir erkek tipini örnek olarak aramasıdır. Çevresinde bulamadıkça tarihe yönelmiş, fakat politik inançları Hitler’in usunda örnek olma işlevini yerine getirmemiştir.
Hitler’in Psikopatolojik Eğilimleri
Hitler tipindeki psikopatlarda olgun birini kendisine önder seçme durumu tüm yetişme yılları boyunca sürmektedir. Fakat Hitler günün sonunda hep onların bir kusurunu yakalayıp kendisinden üstün olmadığı inancına kapılmıştır. Çocukluğundan gelen unvan ya da adlarını eksiksiz söyleme takıntısı vardır ve bu durum, çocukluğundan gelen babasının gölgesinden kaynaklanmaktadır.
Bunun yanında, babasına göre annesinin Hitler’e epey güçlü bir sevgi bağı bulunmaktaydı. Bu nedenle annesinin üzerine düşen tutumları, Hitler’in huylarını bozacak şekilde şımartması da kaçınılmaz olacaktı. Kadın tüm sevgisini Adolf’a yoğunlaştırmış olup kocasıyla bir aşk ilişkisi bulunmadığından, nedenini bu noktada anlayabiliriz. Anne-oğul arasında kurulan bu libidinal bağ ve Adolf’un geçirdiği kudurganlık (tantrum) nöbetleri, istediği şeyi elde etmesine neden olmuştur. Böylece annesine istediğini yaptırıp, istedikleri yerine getirilmezse babası gibi biri olacağı korkusunu annesine aşılamıştır.
Bir yandan büyürken diğer yandan da annesine duyduğu libidinal sevgi gelişmekte ve Hitler’in kişiliğinde Oedipus karmaşası yaşamasına neden olmuştur. Annenin sevgisi başına toplanırken, babanın öz yapısı bu karmaşanın gelişimini hızlandırmaktaydı. Böylece babaya duyulan nefretle anneye duyulan sevgi artmakta ve bununla birlikte babasının kininin kurbanı olma korkusu çoğalmaktaydı.
Hitler’in sevgiye, kadınlara ve evliliğe karşı tutumu da annesi-babası üzerinden şekillenmiştir. Annenin babasına olan itaati, Hitler’in kadın cinsine saygısını yitirmesine neden olmuştur. “Erkekleri yoldan çıkaran kadınların kusurlarıdır.” sözünü sıkça söyler ve kadınları ayartıcı bulmuştur. Ne var ki yine de sadık bir kadın bulduğu takdirde ideal aşk ve evlilik düşüncesine inanmayı sürdürmüştür.
Hitler aynı zamanda hayatının bir bölümünden sonra etyemez olmuştur. Araştırmalar, sevdiği birinin ölümünden sonra bu durumun ortaya çıktığını söylemiştir. Bu nedenle Hitler’in gösterdiği sapkınlıkların (dışkı yeme ve çiş içme gibi psikopatoloji eğilimler) toplumsal uyum içinde normal bir yaşam sürme arasındaki uzlaşma olarak görülebileceğini söyleyebiliriz. Bu tip durumlar, mazoşizmin aşırı biçimini ortaya çıkarmaktadır.
Sonuç
Bunların yanı sıra Hitler ailesi dışında da çok boyutlu, daha kapsamlı bir incelemeyi hak etmektedir. Fakat günün sonunda baktığımızda, onun bu tutumunun sebeplerinin en büyük etkisi ailesi ve yaralı geçen çocukluk dönemidir.
Kaynakça
Langer, W. C. (Yayın yılı, 6. basım). Hitlerin psikopatolojisi (Çev. Kemal Bek & Zeki Çakılalan). Donkişot Yayınları. (Orijinal çalışma 1943; 1972 tarihinde ilk kez yayımlanmıştır)


