“Bende de var.” Belki de son yılların en sık kurulan cümlesi bu. Bir sabah sosyal medyada gezinirken karşınıza kısa bir video çıkıyor. “Eğer bu beş davranıştan üçünü yapıyorsanız sizde de dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olabilir.” Video henüz bitmeden zihninizden şu cümle geçiyor: “Bende de var.” Bir sonraki videoda bu kez şöyle deniyor: “İnsanları kolay kolay hayatınıza almıyorsanız çocukluk travmanız olabilir.” Bir başka içerik, eski sevgilinizi unutamamanızı “travma bağı” ile açıklıyor. Başka biri düzenli olmayı obsesif kompulsif bozukluğun, zaman zaman kendinizi özel hissetmeyi narsisizmin, yoğun duygular yaşamayı ise borderline kişilik örüntüsünün göstergesi olarak sunuyor. Telefonunuzu kapattığınızda ise zihninizde tek bir soru kalıyor: “Acaba bende de bunlardan biri var mı?”
Belki de çağımızın en ilginç çelişkilerinden birini yaşıyoruz. Bir yandan ruh sağlığına ilişkin farkındalık hiç olmadığı kadar artıyor; terapi konuşuluyor, psikolojik destek almak daha görünür hâle geliyor ve insanlar yaşadıkları güçlükleri ifade etmek konusunda geçmişe göre daha cesur davranıyor. Bu, kuşkusuz önemli bir kazanım. Ancak bu farkındalıkla birlikte, çoğu zaman fark edilmeyen yeni bir eğilim de ortaya çıkıyor: Kendimizi anlamaya çalışırken, kendimize tanı koymaya başlıyoruz.
İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Yaşadığı karmaşık duygulara bir isim verdiğinde onları anlamlandırabildiğini hisseder. “Neden böyle hissediyorum?” sorusuna hızlı bir cevap bulmak rahatlatıcıdır. Bu nedenle sosyal medyada karşımıza çıkan içerikler yalnızca bilgi vermekle kalmaz; aynı zamanda yaşadığımız deneyimleri açıklayacak hazır cevaplar da sunar.
Tam da bu noktada önemli bir yanılgı ortaya çıkar. Bir ruhsal bozukluğun en yaygın belirtisini kendimizde görmek, o bozukluğa sahip olduğumuz anlamına gelmez. Hepimiz zaman zaman dikkatimizi toplamakta zorlanırız. Hepimiz kaygılanır, üzülür, unutur, öfkelenir ya da ilişkilerimizde yoğun duygular yaşayabiliriz. Bunlar insan olmanın doğal parçalarıdır. Ruhsal bozuklukları birbirinden ayıran şey ise yalnızca belirtilerin varlığı değildir. Belirtilerin ne kadar sürdüğü, ne kadar yoğun olduğu, kişinin günlük yaşamını, ilişkilerini ve işlevselliğini ne ölçüde etkilediği klinik değerlendirmede birlikte ele alınır. Birkaç dakikalık videolar ya da birkaç ortak belirti, tek başına bir tanı koymak için yeterli değildir.
Peki neden bu içeriklerde kendimizi bu kadar kolay buluyoruz? Bilişsel psikoloji bu soruya önemli bir açıklama sunuyor. Barnum etkisi olarak adlandırılan bilişsel eğilim, insanların çok genel ve birçok kişiye uyabilecek ifadeleri kendilerine özgü tanımlar gibi algılama eğilimidir. “Bazen fazla düşünüyorsun.”, “Kendini zaman zaman anlaşılmamış hissediyorsun.”, “İnsanlara güvenmekte zorlanıyorsun.” gibi ifadeler binlerce belki de milyonlarca insan için geçerli olabilir. Ancak bu cümlelerle karşılaştığımızda çoğu zaman “Bu tam beni anlatıyor.” diye düşünürüz.
Aslında sorun, kendimizi bu ifadelerde bulmamız değildir. Sorun, kendimizde bulduğumuz her parçayı bir ruhsal bozukluğun kanıtı olarak yorumlamaya başlamamızdır. Bir kez “Acaba bende de var mı?” diye düşünmeye başladığımızda ise başka bir bilişsel süreç devreye girer: doğrulama yanlılığı. Zihnimiz, şüphelendiği düşünceyi destekleyen örnekleri daha kolay fark ederken, ona uymayan deneyimleri geri planda bırakabilir.
Örneğin kişi, “Acaba bende dikkat eksikliği var mı?” diye düşündükten sonra evinin anahtarını unuttuğu günü, odaklanamadığı dersi ya da yarım bıraktığı işi kolaylıkla hatırlar. Buna karşılık saatlerce dikkatini koruyabildiği anları aynı ölçüde önemsemeyebilir. Farkında olmadan yalnızca şüpheyi doğrulayan kanıtlar birikmeye başlar ve kişi, kendisini giderek daha fazla o tanının içinde görür.
Burada asıl risk, psikolojik bilgiye ulaşmak değildir. Tam tersine, ruh sağlığı hakkında doğru bilgiye erişebilmek toplum için önemli bir kazanımdır. Risk, psikolojik kavramların bağlamından koparak günlük yaşamı açıklayan etiketlere dönüşmesidir. Elbette unutkanlık, titizlik, yoğun duygular ya da zaman zaman yaşanan üzüntü tek başına bir ruhsal bozukluğun göstergesi değildir. Bu deneyimler çoğu insanın yaşamında farklı dönemlerde görülebilir. Klinik değerlendirmeyi gerekli kılan ise bu yaşantıların kişinin işlevselliğini ne ölçüde etkilediği ve nasıl bir örüntü oluşturduğudur.
İnsan davranışı, tek kelimelik tanımlara sığmayacak kadar karmaşıktır. Daha da önemlisi, bu etiketler zamanla kişinin kendisini algılama biçimini değiştirebilir. “Bugünlerde kendimi çok kaygılı hissediyorum.” cümlesi zamanla “Ben anksiyete hastasıyım.” biçimine dönüşebilir. Geçici bir yaşantı, kişinin kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelebilir. Oysa psikolojik tanılar, insanı tanımlamak için değil; yaşadığı güçlükleri anlamak, uygun desteği planlamak ve gerekli olduğunda etkili bir tedavi süreci oluşturmak için kullanılan klinik araçlardır.
Elbette bu yazı, sosyal medyadaki her psikoloji içeriğini değersiz ilan etmek amacı taşımıyor. Bilimsel temele dayanan içerikler, ruh sağlığına ilişkin damgalanmayı azaltabilir, insanların yardım arama davranışını destekleyebilir ve psikoeğitim açısından önemli katkılar sağlayabilir. Sorun, bilginin kendisinde değil; bilginin bağlamından koparılarak öz tanıya dönüşmesindedir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru “Bende de var mı?” değildir. Asıl soru şudur: “Yaşadığım bu durum gerçekten yaşamımı, ilişkilerimi ve günlük işlevselliğimi ne ölçüde etkiliyor?” Çünkü psikoloji, her davranışın arkasına bir hastalık adı yazmak için değil; insan davranışını bütün karmaşıklığı içinde anlamak için vardır. Hepimiz zaman zaman unutur, kaygılanır, dikkatimizi toplamakta zorlanır, kırılır ve yoğun duygular yaşarız. Çoğu zaman bu deneyimler, insan olmanın ve yaşamın doğal akışının bir parçasıdır. Ruhsal bozukluklar ise bu doğal deneyimlerin ötesinde, kapsamlı ve profesyonel bir değerlendirme gerektiren klinik durumlardır. Belki de bugün en büyük farkındalık, kendimize aceleyle bir tanı koymak değil; kendimizi daha dikkatli, daha meraklı ve daha şefkatli bir gözle anlamaya çalışmaktır.
Çünkü bazen aradığımız cevap bir tanıda değil, insan olmanın kendisinde saklıdır.


