Cuma, Haziran 26, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Her Şeyi Kaçırıyor Olabilir Miyiz?

Telefonunuzu elinize alıyorsunuz. Bir arkadaşınız tatilde, diğeri yeni bir işe başlamış, bir başkası ise hafta sonunu kalabalık bir arkadaş grubuyla geçiriyor. Kısa bir süre içinde onlarca farklı hayatın en parlak anlarına tanıklık ediyorsunuz. Ardından telefonu kapatıp kendi hayatınıza dönüyorsunuz. O an çok belirgin olmasa da içinizde hafif bir huzursuzluk beliriyor. Sanki bir yerde olmanız gerekirken değilsiniz. Sanki herkes bir şeyler yaşarken siz geride kalıyorsunuz. Belki de tam olarak neyi kaçırdığınızı bile bilmiyorsunuz ama yine de bir şeyleri kaçırıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.

Modern psikoloji bu duyguyu FOMO olarak adlandırıyor: Fear of Missing Out, yani kaçırma korkusu. İlk bakışta FOMO, sosyal medyanın ürettiği yeni bir problem gibi görünebilir. Ancak aslında mesele telefondan çok daha eski. İnsan zihni tarih boyunca ait olduğu grubun içinde kalmaya ihtiyaç duydu. Binlerce yıl önce bir topluluktan dışlanmak yalnızlık anlamına gelmiyordu; güvenliği, desteği ve hatta hayatta kalmayı kaybetmek anlamına geliyordu. Belki de bu yüzden beynimiz bugün hâlâ sosyal dışlanma ihtimaline karşı oldukça hassas çalışıyor. FOMO’nun temelinde de çoğu zaman bu hassasiyet yatıyor. Aslında insanlar bir konseri, bir partiyi ya da bir etkinliği kaçırmaktan korkmuyor. Daha derinde, bağlantılarını kaybetmekten korkuyorlar. Diğer insanların hayatında olup bitenlerin dışında kalmaktan, unutulmaktan ya da geride kalmaktan endişe ediyorlar.

Sorun şu ki sosyal medya bu korkunun çalışması için oldukça verimli bir ortam sunuyor. Çünkü sosyal medya gerçek hayatı göstermiyor; hayatın özetini gösteriyor. Kimse tartışmasını paylaşmıyor ama barıştığı anı paylaşıyor. Kimse iş başvurusundan aldığı reddi göstermiyor ama işe kabul edildiği günü paylaşıyor. Kimse sıradan bir salı akşamını paylaşmıyor ama en eğlenceli cumartesi gecesini paylaşıyor. Beyin ise bu seçilmiş kareleri gerçekliğin tamamı gibi algılamaya eğilimli. Bu yüzden insanlar çoğu zaman kendi hayatlarının tamamını, başkalarının ise yalnızca en iyi anlarını karşılaştırıyor.

İşin ilginç tarafı, FOMO yaşayan kişiler genellikle rahatlamak için telefonlarına yöneliyor. “Acaba bir şey oldu mu? Bir mesaj geldi mi? Bir paylaşım kaçtı mı?” Ancak çoğu zaman bu kontrol davranışı rahatlatmak yerine kaygıyı besliyor. Tıpkı sürekli aynaya bakarak kusurlarını arayan birinin zamanla kendisini daha fazla eleştirmesi gibi, sürekli başkalarının hayatını kontrol eden biri de zamanla kendi hayatındaki eksiklikleri daha fazla görmeye başlıyor. Bu nedenle FOMO yalnızca sosyal medya kullanımıyla ilgili bir konu değil; aynı zamanda tatminsizlikle de ilgili. Bazı insanlar yaşadıkları anın içinde kalmakta zorlanıyor. Çünkü zihinleri sürekli başka bir ihtimali hesaplıyor:

  • “Acaba şu an başka bir yerde olsaydım daha mı mutlu olurdum?”
  • “Farklı bir meslek seçseydim ne olurdu?”
  • “Başka bir şehirde yaşasam daha iyi hisseder miydim?”
  • “Daha doğru bir ilişki mümkün müydü?”

Modern dünyanın sunduğu sınırsız seçenekler özgürlük hissi yaratıyor gibi görünse de bazen tam tersini yapıyor. Çünkü seçenekler arttıkça vazgeçtiklerimiz de artıyor. Her seçim aynı zamanda bir vazgeçiştir. Bir kapıdan girdiğimiz anda diğer kapıları kapatmış oluruz. Belki de FOMO’nun en büyük besin kaynağı budur: Hayatın bütün seçeneklerini aynı anda yaşayabileceğimiz yanılgısı.

Ancak insan yaşamı sınırlıdır; zaman gibi, enerji gibi. Hiç kimse aynı anda hem başka şehirde yaşayıp, hem başka bir ilişkiyi deneyimleyip, hem de farklı bir kariyer yolunda ilerleyemez. Psikolojik olgunluk biraz da bunu kabul edebilmektir. Hayatın tüm ihtimallerini yaşayamayacağımızı ama seçtiğimiz hayatın içinde anlam bulabileceğimizi fark etmek. Her şeye sahip olamayacağını kabullenip, sahip olduklarının değerini bilmek.

Belki de bu yüzden son yıllarda psikoloji dünyasında FOMO’nun karşısına yeni bir kavram çıkmaya başladı: JOMO (Joy Of Missing Out). Yani kaçırmanın keyfi. Her davete gitmek zorunda olmadığını bilmek. Her haberi öğrenmek zorunda olmadığını kabul etmek. Her fırsatı değerlendirmeye çalışmamak. Ve en önemlisi, başka insanların hayatını izlemek yerine kendi hayatının içinde kalabilmek. Çünkü insanın huzuru her kapıyı açık tutmaya çalıştığında değil, seçtiği kapının ardında yaşamayı öğrendiğinde büyüyor.

Belki de yetişkinliğin en zor ama en özgürleştirici taraflarından biri, her şeyi yaşayamayacağımızı kabul etmektir. Her davete gidemeyiz, her fırsatı değerlendiremeyiz, her ihtimali deneyemeyiz. Bir yolu seçtiğimizde diğerinden vazgeçeriz. Bir yerde bulunduğumuzda başka bir yerde olamayız. FOMO bize sürekli olarak başka bir yerde daha güzel bir hayatın yaşandığını fısıldar. Ancak bu fısıltıyı dinledikçe dikkatimizi yaşadığımız hayattan uzaklaştırır. Oysa hayat, kaçırdığımız ihtimallerde değil, içinde bulunduğumuz anlarda gerçekleşir. Belki de asıl mesele hiçbir şeyi kaçırmamak değildir; çünkü bu mümkün değildir. Asıl mesele, seçtiğimiz hayatın içinde kalabilmek ve o hayatla bağ kurabilmektir. Çünkü insan bazen bir şeyleri kaçırdığında değil, sürekli başka yerlere bakmaktan bulunduğu anı yaşayamadığında hayatı gerçekten kaçırır.

Yaren Özdemir
Yaren Özdemir
Çağ Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden yüksek onur belgesi ile mezun oldum. Eğitim sürecim boyunca insan davranışları, duygusal süreçler ve kişilerarası ilişkiler üzerine yoğunlaştım. Özellikle kaygı, öz-değer, ilişkiler, duygusal farkındalık ve genç yetişkin psikolojisi ilgi alanlarım arasında yer alıyor. Psikolojiye olan ilgimi; yazı yazmak, içerik üretmek ve insanların duygularını anlamlandırmalarına katkı sağlayacak çalışmalar yapmak üzerinden geliştirmeye devam ediyorum. İnsanların kendilerini daha anlaşılmış hissettiği bir alan oluşturmanın, psikolojinin en kıymetli taraflarından biri olduğuna inanıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar