Bazı insanlar için anılar tüm canlılığıyla sabit kalır. Yıllar önce yaşadıkları bir ayrılığı, kaybı, hayal kırıklığını ya da çocukluklarında yaşadıkları bir olayı hâlâ ilk günkü canlılığıyla hatırlayabilirler. Aradan geçen zamana rağmen aynı duyguların tekrar tekrar ortaya çıkması çoğu zaman “Ben neden unutamıyorum?” sorusunu beraberinde getirir. Psikoloji açısından bakıldığında ise sorun, yaşanan deneyimin zihinsel ve duygusal olarak tamamlanamamış olmasıdır.
“Zaman her şeyin ilacıdır” sözü belirli ölçüde doğruluk payı içeren bir ifadedir; ancak tek başına yeterli değildir. Çünkü zamanın geçmesi, yaşanan olayın işlenmesini garanti etmez. Zaman geçtikçe acı küçülmez; insan büyümeye başlar. Bazı insanlar bir kaybın ardından birkaç yıl içinde yeniden yaşamla bağ kurabilirken, bazıları yıllar geçmesine rağmen aynı olayın içinde sıkışmış gibi hissedebilir. Bunun temel nedenlerinden biri, yaşanan deneyimin kişinin zihninde ve duygusal dünyasında hâlâ açık bir dosya olarak varlığını sürdürmesidir.
Bu durumu açıklayan en bilinen yaklaşımlardan biri Zeigarnik Etkisi‘dir. Zeigarnik (1927), insanların tamamlanmamış işleri ve yarım kalan süreçleri tamamlanmış olanlara göre daha kolay hatırladıklarını ileri sürmüştür. Tıpkı bir kafede siparişi verene kadar sipariş içeriğini aklında tutan ancak siparişi teslim edince siparişi hatırlamayan bir garson gibi. Her ne kadar sonraki araştırmalar bu etkinin her durumda aynı güçte ortaya çıkmadığını gösterse de, tamamlanmamış deneyimlerin zihinsel meşguliyeti artırabildiği kabul edilmektedir (Smith, 1982). Bu nedenle yarım kalan konuşmalar, cevapsız kalan sorular ve tamamlanamayan ilişkiler zihinde uzun süre varlığını sürdürebilmektedir.
Bu durum yalnızca günlük görevler haricinde, insan ilişkileri ve duygusal deneyimler açısından da benzer şekilde zihinde açık dosyalar hâline gelebilir. Bazen kişinin unutamadığını düşündüğü şey, o insanla birlikte yarım kalan ihtiyaçlarıdır. Ayrılığın ardından özlenen şey çoğu zaman yalnızca partner değildir; görülme ihtiyacı, değerli hissetme duygusu, ait olma arzusu veya geleceğe dair kurulan hayaller de kaybedilmiş olabilir.
Yaşadığımız önemli olayların üzerinden uzun zaman geçse de hatırlayabiliriz. Ancak burada önemli olan taşınan duygusal yüktür. Yani olaylarla karşı yoğun şekilde özlem, öfke, kırgınlık ya da suçluluk hislerinin aynı canlılıkta devam etmesi ve zihinde tekrar yaşanması, kişi için duygusal bir yüktür.
Özellikle yas süreçlerinde tamamlanmamışlık duygusu önemli bir yer tutmaktadır. Kaybedilen kişiyle çözülememiş çatışmaların bulunması, söylenemeyen sözlerin kalması veya vedanın gerçekleşememesi yas sürecini zorlaştırabilmektedir (Worden, 2018). “Keşke son kez konuşabilseydim”, “Keşke ona bunu söyleyebilseydim” veya “Aramız düzelmeden onu kaybettim” gibi düşünceler, kişinin kaybı anlamlandırmasını güçleştirebilir. Araştırmalar, çözümlenmemiş ilişkisel meselelerin daha yoğun ve uzun süreli yas belirtileriyle ilişkili olabileceğini göstermektedir (Boelen et al., 2006).
Neimeyer’e (2001, 2019) göre yas sürecinin önemli görevlerinden biri, yaşanan kaybı bireyin yaşam öyküsü içerisinde anlamlı bir yere oturtabilmesidir. İnsanlar yalnızca kaybın kendisiyle değil, aynı zamanda kaybın hayatlarında yarattığı anlam boşluğuyla da baş etmek zorundadır. Bu nedenle iyileşme, yaşanan deneyimi yeniden anlamlandırmakla mümkün olmaktadır.
Benzer bir süreç çocukluk deneyimlerinde de görülmektedir. Çocukluk döneminde karşılanmayan duygusal ihtiyaçlar, yetişkinlikte farklı şekillerde yeniden ortaya çıkabilir. Sürekli onay arayan bir yetişkinin geçmişinde yeterince görülmemiş veya takdir edilmemiş bir çocukluk deneyimi bulunabilir. Terk edilme korkusu yaşayan bir bireyin yaşam öyküsünde tutarsız bakım veren ilişkileri yer alabilir. Bu nedenle, bugün yaşadığımız bazı duygular yalnızca bugünkü olaylardan kaynaklanmaz; geçmişten taşınan ve henüz işlenmemiş deneyimler de bugünkü tepkilerimizi şekillendirebilir.
İnsanlar çoğu zaman geçmişi tamamen silmek isterler. Ancak psikolojik iyileşmenin amacı unutmaktan geçmez. Sağlıklı iyileşme, yaşanan olayın yaşam öykümüzdeki yerini yeniden düzenleyebilmekle ilgilidir. Acı veren bir anı tamamen ortadan kalkmayabilir; ancak yaşamımız üzerindeki etkisi değişebilir. Bellek araştırmaları da anıların sabit yapılar olmadığını, her hatırlanışta yeniden işlendiğini ve anlamlandırıldığını göstermektedir (Roediger & Karpicke, 2006).
Tamamlamak kavramı da sıklıkla yanlış anlaşılır. Tamamlamak, yaşananları onaylamak anlamına gelmez. Affetmek zorunda olmak da değildir. Tamamlamak; cevabı gelmeyecek bir sorunun cevapsız kalacağını kabul etmektir. Bazen geri dönmeyecek bir kişinin geri dönmeyeceğini fark etmektir. Bazen de kaybedilen bir ilişkinin, bir dönemin veya bir hayalin yasını tutabilmektir.
Birey bu açık dosyaları fark etmeye başlayınca, yıllardır aynı duygunun etrafında dolaşırken aslında neyi kaybettiğini veya neyin eksik kaldığını keşfedebilir. Ecker ve arkadaşlarına (2012) göre duygusal değişim, çoğu zaman kişinin yaşadığı deneyimi yeni bir anlam çerçevesi içinde yeniden işlemesiyle mümkün olmaktadır. Unutamadığımızı düşündüğümüz birçok şey aslında tamamlayamadığımız deneyimler olabilir. Kendimize “Neden hâlâ aklıma geliyor?” diye sormak yerine bazen “Bu yaşantıda benim için ne yarım kaldı?” sorusunu sormak daha iyileştirici olabilir. Çünkü bazı yaralar zamanla değil, anlamlandırıldıkça kapanır. Ve bazen sorun, geçmişi unutamamak değil; geçmişin içinde kalan bir parçanın hâlâ bugüne ulaşmaya çalışmasıdır.
Cansu KOZA
Psikolog


