İnsan bazı dönemlerde durup geriye bakar. Eski fotoğraflar daha sık açılır, geçmişte yaşanmış bir an beklenmedik bir anda akla düşer ve “o zamanlar…” diye başlayan cümleler çoğalır. Çoğu kişi bunu basit bir nostalji olarak yorumlar. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında geçmişe özlem, rastgele ortaya çıkan bir duygu değildir.
Genellikle şu cümleler eşlik eder bu hâle: “Hayatım sanki rayından çıktı.” “Eskiden daha nettim.” “Ne istediğimi biliyordum.” Bu noktada mesele yalnızca geçmiş değildir. Asıl mesele, şimdiyle kurulan ilişkinin zayıflamasıdır.
İnsan ne zaman geçmişi düşünmeye başlar? Bu soru, zamanla değil dengeyle ilgilidir. Geçmişe dönüşler çoğunlukla hayatın yön duygusunun zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkar. Kişi şu an bulunduğu noktadan emin olmadığında, zihni güvenli bir referans arar. Ve bu referans çoğu zaman geçmiş olur. Çünkü geçmiş, yaşanmış ve tamamlanmış olduğu için zihne daha “kontrollü” gelir.
Psikolojide buna seçici hatırlama denir. İnsan geçmişi olduğu gibi değil, bugünkü ihtiyacına göre hatırlar. Zor zamanlarda geçmiş daha mutlu, daha düzenli, daha anlamlı görünür. Oysa çoğu zaman o dönemlerin de kendi içinde belirsizlikleri ve sıkıntıları vardır. Ancak zihin, bugünün karmaşasıyla baş etmekte zorlandığında geçmişi idealize edebilir.
Pişmanlık duygusu da tam burada devreye girer. Yapılmayanlar, ertelenen kararlar, “başka türlü olabilirdi” ihtimalleri… Araştırmalar, insanların en yoğun pişmanlığını kısa vadeli hatalardan değil, uzun vadede cesaret edilemeyen değişimlerden duyduğunu göstermektedir (Gilovich & Medvec, 1995).
Bu noktada geçmişe özlem, aslında şunu söyler: “Şu anki hayatımda eksik olan bir şey var.” Carl Jung bu durumu çok net ifade eder: “İnsan, yaşamının ilk yarısında kendine bir yer edinir; ikinci yarısında ise o yerin kendisine ait olup olmadığını sorgular.” Geçmiş, çoğu zaman insanın kimliğini daha net hissettiği bir dönemle temsil edilir. Daha az rol, daha az sorumluluk, daha fazla “ben” duygusu… Yıllar içinde artan beklentiler, sorumluluklar ve zorunluluklar kişinin kendisiyle arasına mesafe koyabilir. Bu mesafe büyüdükçe, insan kendini geçmişte aramaya başlar.
Ancak geçmişe fazla tutunmak da bir savunma mekanizmasına dönüşebilir. Çünkü geçmişte kalmak, bugünün risklerinden kaçmanın bir yoludur. Geleceğe bakmak belirsizlik içerir; geçmiş ise değiştirilemez olduğu için güvenlidir. Bu nedenle geçmişe özlem ile gelecek kaygısı çoğu zaman birlikte yaşanır.
Irvin D. Yalom’un şu sözü bu noktayı iyi özetler: “İnsan, zamanı kontrol edemediğini fark ettiğinde, hayatı kontrol etmeye çalışır.” Gelecek kaygısı arttıkça zihin ya ileriye aşırı odaklanır ya da tamamen geriye çekilir. Her iki durumda da kişi, şimdiki anla bağını zayıflatır. Oysa psikolojik olarak sağlıklı olan, zamanın üç boyutunu da bir arada tutabilmektir: Geçmişten öğrenmek, geleceğe yön vermek ama hayatı şimdi yaşamak.
Yön duygusu burada kilit kavramdır. İnsan, yönünü kaybettiğinde geçmişe bakar. Çünkü geçmiş, “bir zamanlar bir yolum vardı” hissini taşır. Ancak bu yol her zaman mutluluk getirmemiş olabilir; sadece daha tanıdıktır.
Viktor Frankl bu noktada önemli bir ayrım yapar: “İnsan geçmişini değiştiremez, ama ona yüklediği anlamı değiştirebilir.” Geçmişe özlem, geçmişe dönme isteği değildir. Çoğu zaman kişi, geçmişte hissettiği anlam duygusunu bugünde bulamamaktadır. Bu nedenle çözüm, geçmişi geri getirmeye çalışmak değil; bugüne yeniden anlam inşa etmektir.
Geçmişe özlem duymak, insanın zayıflığı değil; kendini arama hâlidir. Ancak bu özlem uzun süreli bir kaçışa dönüştüğünde, kişi bugünü ıskalayabilir. Gelecek kaygısıyla birleşen geçmişe takılma hâli, insanı hareketsiz bırakır.
Yön duygusu, hatasız kararlarla değil; farkındalıkla güçlenir. Pişmanlıklar, insanın yanlış yolda olduğunu değil; değişime hazır olduğunu gösterir. Önemli olan, bu duyguları bastırmak değil; ne anlatmaya çalıştıklarını anlamaktır.
Kemal Sayar’ın ifadesiyle: “İnsan bazen geçmişte değil, geçmişle kurduğu ilişkide kaybolur.” Zaman ilerlerken soru şudur: Geri mi bakmalı, ileri mi? Psikolojik açıdan cevap nettir: İnsan yönünü bulmak için bazen geriye bakar ama yürümek için şimdiye basar.
Geçmiş, bir sığınak değil; bir öğretmendir. Gelecek ise korkulacak bir bilinmezlik değil; anlamla doldurulabilecek bir alandır. Yön, bu ikisinin arasında değil; kişinin kendisiyle kurduğu ilişkide bulunur.


