Son dönemde sosyal medyada sıkça karşılaşılan bir iddia var: “Kadının feminen enerjisinin düştüğü söylemi son 10 yılda uyduruldu. Amaç, feminizmin zor kazanılmış haklarını geriletmek ve kadınları tekrar eve kapatmak.” Bu görüşe göre “feminen enerji” söylemi, erkekler tarafından üretilmiş bir manipülasyon aracı. Kadınlar bu söylemle kamusal alandan çekilmeye, yumuşaklığa indirgenmeye, hatta edilgenliğe zorlanıyor.
Hatta daha ileri gidilerek, “Kadınlar artık kamyon şoförü gibi oldu, yumuşak değiller” gibi ifadelerin, kadınları yeniden özel alana hapsetme çabasının bir parçası olduğu savunuluyor. Bu itirazı ciddiye almak gerekir. Ancak asıl sorun, feminen enerjinin ne olduğunun yanlış tanımlanmasıdır. Ve evet, kadınlar kamusal mücadelede haklarını bilinçli bir şekilde tırnakları ile kazımak zorunda bırakıldıkları için bu ilişkideki enerjilerine de yansımaktadır.
Feminen Enerji = eve Kapanmak Değildir
Feminen enerji; çocuksulaşmak, pasifleşmek, hayattan çekilmek ya da “tatlı” olmak değildir. Tam tersine:
-
Hayatı görmüş olmayı
-
Güçlenmeyi
-
Kendini gerçekleştirmeyi
-
Doğru seçim yapabilme ferasetini
-
Derinlikli sezgiyi içerir.
Gerçek feminenlik, kırılganlıktan değil içsel sağlamlıktan doğar. Bu yüzden feminen enerji güçlüdür. Yeri geldiğinde sertleşebilir, koruyucu olabilir, sınır çizebilir. Ancak özü itibarıyla yaratıcıdır, yapıcıdır, uzlaşmacıdır ve kucaklayıcıdır.
Ve bu özellikler özellikle ikili ilişkilerde hayati önemdedir. Kadının yaratıcı, yapıcı, uzlaşmacı ve kucaklayıcı olmasının nedeni kültürel bir rol dayatması değil, evrimsel süreçte türün devamını sağlayan bağ kurma, ilişkiyi sürdürme ve sosyal uyumu koruma görevlerinin biyolojik olarak daha çok kadın üzerinden taşınmış olmasıdır. Bu, erkeğin bu özelliklerden yoksun olduğu anlamına değil; evrimsel olarak önceliğinin risk alma, sınır genişletme ve dış tehditlerle mücadele üzerine şekillenmiş olmasına işaret eder. Doğal olarak erkekler bu alanlarda kadınlar kadar becerikli değildir. “İki cinsin (maddi ve manevi) her alanda ve anlamda eşitlenmek üzere evrimleştiği bir gelecek mümkün mü?” ve “bu bir ütopya mı yoksa distopya mı?” konuları ise başka bir yazının konusu…
İlişkide Sertleşmenin Nedeni Kamusal Alan Değildir
İlişkilerde yumuşaklığın, yapıcılığın ve şefkatin azalmasını; “Kamusal alan çok sert, kadınlar da oraya uyum sağlamak zorunda kaldı” diye açıklamak kolaycıdır. Kamusal alan ile ikili ilişki aynı dinamiklerle işlemez.
-
Kamusal alan → kitlelerin alanıdır
-
İkili ilişki → mahrem bir alandır
Kamusal mücadelede başarı nicelikle artar, kalabalıklar vardır, ortalama feraset bu şekilde yukarı çıkar. İkili ilişkide ise başarı nitelikle artar. İki kişinin de kendi niteliğini arttırması gerekir. Üçüncü kişi ise dinamiği bozar. Bu nedenle kamusal alandaki mücadele dili, ilişkiye taşındığında çekimi azaltır, uyumu bozar, çatışmayı artırır. İkili ilişki bir savaş değil, bir huzur alanıdır.
Feminen Enerji Neden Gerekli?
Evrimsel olarak bakıldığında, uzlaşma, derinleştirme, bağ kurma ve ilişkiyi sürdürme becerileri erkek doğasında güçlü değildir. Bu, erkeği kötü yapmaz; sadece farklı yapar. Oysa insanlar bu doğal enerjileri sayesinde eski dönemlerde çok daha az bilgi ile daha doğru seçimler yapabiliyorlardı. Bugün ise sistem elimize her türlü fırsatı vermiş gibi gözükmesine rağmen (küreselleşme, haberleşme, dijitalleşme, parasal genişleme vb..) çok az insan doğal ve doğru seçimi yapabiliyor. Bu da zaten sistemin istediği şey.
Tam da bu yüzden:
-
Kadınların kamu yönetiminde
-
Sosyal alanlarda
-
Karar mekanizmalarında daha fazla yer alması gerekir.
Çünkü dünyayı bugün bu hale getiren şey, kontrolsüz maskülen güç açlığıdır. Ancak burada kritik bir hata yapılıyor: Kamusal alandaki adalet mücadelesi, ilişkiye birebir taşınıyor. Sonuç: Erkek = sürekli fail, Kadın = sürekli kurban. Bu ikili anlatı, sistemin tam olarak istediği şeydir. Birbirini sürekli suçlayan ve suçladıkça uzaklaşan iki cins. Doğal enerjiler arasındaki kutupsallık azalması, herkesin birbirine benzemesi, çekmemesi ve ilişkide çatışmaların artması. Herkesin yalnızlaşması, tüketmesi ve bağımlı hale gelmesi. Düşmanlaştırma ve ele geçirme. Çünkü güvenlik riskinin olduğu yerde herkes muktedire sarılır. Siyaset, kapitalizm ve sistemin istediği şey de tam olarak budur.
Sistem ne Yapıyor?
Sistem şunu yapıyor:
-
Erkekleri “prensleştiriyor” → Maskülen sınır koyma, haksıza “hayır” deme, adalet talep etme becerisi törpüleniyor.
-
Kadınları “şövalyeleştiriyor” → Doğal yaratıcı enerji, yıkıcı ve çatışmacı bir forma itilerek dönüştürülüyor.
Buna da “eşitlik” deniyor. Oysa erkeklerin disney masalları ve romantik komedilerle prensesleştirilmeye çalışılması, maskülen enerjilerini yitirip “haksıza haksız, adil olmayana hayır” demeyi unutması; kadınların da eşitlik vaatleri ile şövalyeleştirilmeye çalışılıp doğal yaratıcı enerjilerinden yıkıcı enerjiye sistemli bir şekilde geçmeye itilmesi, “kamusal alanda eşitlik” bahanesiyle adaletin unutturulması sadece sistemin işine yarar. Eşitleştirmek aynılaştırmak demektir. Yapılmak istenen şey “adaleti tesis etmek değil, tek tip insan yaratmak”. İstanbul sözleşmesini kaldırmak da tam olarak budur… Eşitleştirmek. Herkese aynı koşulları sunmak. Oysa eşitlik ile adalet aynı şey değildir.
Eşitlik mi, Adalet mi?
Eşitlik, herkesi aynı noktadan başlatmaktır. Adalet ise herkesin ihtiyacına göre koşulları düzenlemektir. 100 metre yarışında kadın ve erkekleri aynı çizgiye koyup, aynı anda başlatıp, aynı mesafeyi koşturmak eşitliktir ama adil değildir. Tekerlekli sandalyedeki biriyle beni aynı merdivenin önüne koyup “hadi çıkın” demek de eşitliktir. Ama adil değildir.
Enerji ya da adına ne derseniz deyin bu doğallığın kaybolmasının sistemin değirmenine su taşıdığını çoğu insan anlayamıyor maalesef. Kadın ve erkeği eşit hale getirmeye çalışırken adaleti atlıyorlar. Şantiyede yüzlerce erkeğin arasında tek bir kadın bile çalışıyor olsa, biraz daha karlılık uğruna ona uygun çalışma koşullarının oluşturulması gerektiği gerçeğinin üstünü kapatmak için en kolay yoldur eşitleştirme ve aynılaştırma çabası. Önemli olan fırsatta adalettir. Eşitleştirme çoğu zaman, kaba kuvveti meşrulaştırmanın en kestirme yoludur. Bilgiyle, görgüyle, ferasetle yenemeyenler için.
Kadın–Erkek: Zıt Ama Tamamlayıcı
Bu tamamlayıcılık birbirindeki eksikleri tamamlamak demek değildir. Yolculuktaki gereklilikleri tamamlamak üzerinedir. Kadın ve erkek birbirinin eksiklerini tamamlamak için var değildir. Bu çok yanlış bir anlatıdır. Onlar farklı ama tamamlayıcıdır, zıt ama uyumludur. Bu, bir smaçör ile pasör gibidir.
Pasör smaçörün eksiklerini kapatmaz. Smaçör pasörün açığını telafi etmez. Her biri kendi en iyi olduğu alanda gelişir. Kendi en iyi oldukları beceri üzerine yoğunlaşırlar. Takım arkadaşını değil kendisini geliştirmeye çalışır. Ama amaç, maçı birlikte kazanmaktır. İlişkide de böyledir:
-
Biri yön verir, alan açar
-
Diğeri o alanı besler, derinleştirir
Biri ilerleme odaklıdır, diğeri anlam ve derinleştirme odaklı. Biri çerçeveyi çizer, diğeri o çerçevenin içinde bir cennet kurar. Burada ne üstünlük vardır ne zayıflık. Sadece farklılık ve uyum vardır. Kadın ve erkek ilişkisinde uzaklaşmayı, çekimin azalmasını ve çatışmayı, kamusal alandaki adaletsizlikleri bahane ederek körüklemek sadece sistemin işine yarar.
Sonuç: Asıl Tehlike Nerede?
İkili ilişki mücadele değil huzurdur. En fazla iki parçalı bir yapbozdur. Birbirini uyumla tamamlar ama diğer taraftaki kopuk parçayı tamamlayamaz. Tamamlaması beklenirse belki bir süre bunu yapabilir, ama gereğinden çok enerji harcar. İlişkide denge ve çekim bozulur. Erkek kaba inşaya daha yatkındır, kadın ise ince inşaya. Gerekirse uzun yolda o arabayı kullanabilir, ama özel bir ilgisi yoksa istemez. Gerekirse kendini korur, ama yine de yakınında güveneceği bir güç ister. İyi bir ilişkinin temel koşulu bu biyolojik ve psikolojik olguları bilmekten geçer. Bu yüzden kadın olsun erkek olsun kamusal alanda davrandığı gibi ilişkide davranırsa uyum azalır, çekim azalır. Tam da erkek egemen sistemin istediği gibi çatışma ve yalnızlaşma artar. Sisteme daha bağımlı bireyler ortaya çıkar.
Kadın–erkek ilişkilerindeki çatışmayı, kamusal alandaki adaletsizlikleri bahane ederek körüklemek; yalnızlaşmayı artırır, bağımlı bireyler üretir ve sistemi güçlendirir. Doğal enerjiler arasındaki kutupsallık azaldıkça, herkes birbirine benzer. Benzeştikçe çekim azalır, ilişki zayıflar ve birey sistem karşısında yalnızlaşır. Bu, politik olarak da ekonomik olarak da mükemmel bir kontrol zeminidir. Kadınlar elbette ekonomik özgürlüğünü kazanmalı, kamusal alanda mücadele etmeli, haklarını savunmalı. Ama ilişkide daha yumuşak, şefkatli ve yapıcı olabilmesi, onun zayıflığı değil doğal gücüdür. Ve ironik olan şu: Bugün sistemli olarak yok edilmek istense de, kamusal alanda da en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, tam olarak bu feminen enerjidir.


