İnsanlar doğaları gereği duygulara ihtiyaç duymaktadırlar. Evrimsel olarak duyguların işlevi, çevremizdeki uyaranlara uygun tepkiler vererek hayatta kalmamızı sağlamaktır. Ancak duyguları bu şekilde tanımlamak, insan beyninin ve hayatının karmaşık ve detaylı yapısını basitleştirmek olur. Günlük hayatımızda diğer insanlarla ilişkiler kurar, hayatın çeşitli deneyimlerine tanık oluruz ve bu olaylar ile kişiler bizde çeşitli duygular uyandırır. Tıpkı bir senfoninin içindeki notalar gibi, duygular da hayatın ahenkli bir şekilde ilerlemesine yardımcı olurlar. Fakat kişiler bir müzik eserini farklı şekillerde değerlendirebilir. Aynı durum duygular için de geçerlidir. Bazı kişilerin duygusal farkındalıkları oldukça yüksekken bazı kişilerin duyguları tanımlaması için gereken içsel farkındalıkları oldukça kısıtlıdır. Peki, notaları anlayamazsak yani duygular susarsa hayatımızdaki ahenk bozulur mu? Bu sorunun cevabı aleksitimi kavramında gizlidir.
Duygu körlüğü (Dereboy, 1990) olarak da geçen aleksitimi kavramı, Yunanca kökenli üç sözcüğün birleşiminden oluşur: a (eksik), lexis (kelime) ve thymos (duygular). Dolayısıyla aleksitimi, duyguların dile getirilememesi olarak tanımlanabilir. Bu kavram ilk 1940’lı yıllarda ortaya konulmuş olsa da Sifneos’un 1970’li yıllardaki çalışmaları bugünkü manasına şekillendirmiştir (Sifneos, 1973).
Aleksitimi, kişinin hem kendi duygularına hem de başkalarının duygularına karşı farkındalık geliştirmekte zorlanması durumudur (Grabe ve ark., 2008). Bu durumda duygu yoksunluğundan bahsetmiyoruz. Aleksitimik bireylerin en belirgin özelliklerinden biri var olan duyguların detaylarını kavrayıp sözcüklere dökmede yaşadıkları zorluktur. Bu nedenle duyguları, somatik semptomlar olarak gösterirler. Duygusal farkındalıkları gelişmediğinden dolayı kişilerarası ilişkiler kurmakta zorlanırlar. Duyguların kaynağını kavramakta zorluk yaşarlar. Bunun yanı sıra, başkalarının yüz ifadelerini tanımakta da güçlük çektikleri bilinmektedir. Hayal dünyaları ve düşünsel becerileri kurak ve dardır (Batıgün ve Büyükşahin, 2008).
Günümüzde araştırmalar, aleksitiminin dört temel belirti üzerine temellendiğini ortaya koymuştur. Bu belirtiler, duygularını fark etme ve sözelleştirme zorluğu, düşlemlerde zayıflık, işevuruk (işlemsel) düşünme, uyarana bağlı, dış merkezli düşünce yapısı olarak belirlenmiştir (Taylor ve ark., 1991).
Aleksitimi, ortaya çıkışından itibaren birçok psikolojik bozuklukla ilişkilendirilmiştir. Bu bozukluklardan bazıları depresyon, anksiyete bozuklukları (Motan ve Gençöz, 2007; Solmaz ve ark., 2000) ve kumar bozukluğu (Elmas ve ark., 2016) olarak bulunmuştur. Aleksitimi, çeşitli psikolojik bozuklukların yanı sıra bazı problemli kişilik özellikleriyle de ilişkilendirilmiştir. Bu özelliklerin başında ise psikopati gelmektedir. Psikopatik kişilikte derin duygulanım eksikliği ve empati yoksunluğu belirgindir. Bu özellikler, aleksitiminin temelinde yer alan duygusal yetersizlikle doğrudan ilişkilidir. Yapılan çalışmalar da empati eksikliği, aleksitimi ve psikopatinin ilişkili olduğunu ortaya koymuştur (Burghart ve Mier, 2022).
Aleksitimiyi psikopatiyle ilişkisini güçlendiren bir başka nokta ise olumsuz çocukluk deneyimleridir. Yapılan bir çalışmada, aleksitiminin genetik temelli birincil psikopatiden ziyade, olumsuz çocukluk deneyimlerine bağlı olarak gelişen ikincil psikopatiyle daha güçlü bir ilişki gösterdiği bulunmuştur (Lander ve ark., 2012).
Aleksitiminin psikolojik temellerinde erken çocukluk dönemi sorunları ve bağlanmanın etkisinden sıkça söz edilmektedir. McDougall’a (1982) göre aleksitimi, erken dönem anne-çocuk ilişkilerinde yaşanan bozukluklara ve çocuğun duygularının kısıtlanmasına bağlı olarak gelişen ve psikotik savunma mekanizmaları kapsamında değerlendirilen bir yapıdır. Bu durumun sonucunda güvenli bağlanma gerçekleşmediğinden dolayı, çocuğun içsel imgelemi ve temsillerinde birtakım sorunların ortaya çıktığı belirtilmiştir. Bu durumda çocukluk deneyiminin insanların kişiliğini şekillendirmede ne kadar büyük bir rol oynadığını gözlemlemek mümkündür.
Sonuç olarak, aleksitimi, duygularını tanıma ve ifade etme becerisindeki bir yetersizlikten ibaret değildir; aynı zamanda gelişimsel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan çok boyutlu bir olgudur. Duyguların hayatımızdaki önemi düşünüldüğünde, aleksitiminin kişi üzerinde hem içsel hem de sosyal anlamda derin etkiler bıraktığı görülmektedir. Özellikle kişilerarası ilişkilerde yaşanan güçlükler, psikolojik rahatsızlıklar ve problemli kişilik yapıları ile bağlantısı, aleksitimiye verilen önemin artmasını gerektirmektedir. Erken çocukluk deneyimlerinin ve güvenli bağlanmanın önemi, aleksitiminin gelişim süreçlerini anlamada kilit rol oynamaktadır. Birçok psikolojik bozuklukla ve psikopati gibi kişilik özellikleriyle olan ilişkisi, aleksitiminin incelenmesinin önemini arttırmaktadır. Bu bağlamda, aleksitimi üzerine yapılacak daha kapsamlı araştırmalar ve etkili müdahaleler, hem bireylerin duygusal farkındalıklarını artırmak hem de psikolojik sağlığı desteklemek açısından büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, aleksitimi sadece bir duygu eksikliği değil, kişinin kendini ve başkalarını anlamasında yaşadığı temel bir zorluk olarak ele alınmalıdır.


