Dünya tarihine baktığımızda kadın mağdurların dini ve siyasi çok yönlü dramatik bir malzeme haline getirilmiş olduğunu yaptığımız araştırmalar göstermektedir. Mitolojideki kadın figürlerde de durumun paralel olduğu öngörülebilir. Mağdur denilince akla hep kadın, kahraman deyince de akla hep erkek gelir. Oysaki yaptığımız bu araştırmalarda aslında hikayeleri mağdur olarak nesiller boyu aktarılan kadınların birer kahraman olduğunu da araştırmamıza eklemek gerekir.
Jeanne D’arc
Öldürülme kararını veren aynı kilise tarafından ölümünden 490 yıl sonra azize ilan edilen Fransız Jeanne d’Arc. Yüzyıl savaşı sırasında 16 yaşında evinden ayrılarak, VII.Charles korumak ve tahta getirmek için Fransa Ordusu’na katılmış ve erkek giysileri giyerek İngilizlere karşı savaşmıştır. Fakat İngilizler tarafından esir alındıktan sonra engizisyon mahkemesinde kafir olduğu iddia edilerek ve kadın olarak giydiği erkek giysileri ile savaşa katıldığı ve duyulmayan sesler duyduğu öne sürülerek 19 yaşında idamına karar verilmiştir (Pelister,2014).
Hayatımı bağışlayacağınıza söz verdiniz. Yalanmış. Yaşamak nedir sizce? Donup taş kesilmemek mi sadece? (Şanlı,2004:327)
Jeanne D’arc, 12 yaşınageldiğinde kutsal kaderi olacağını Tanrı’dan öğrendiğini Tanrı ile konuştuğunu ve gaipten görüntüler görüp sesler duyduğunu söyler. Freud’un psikanalitik kuramı çerçevesinde inceleyecek olursak; Parman (2002:21-22) kitabında belirttiği gibi “Bilinçdışı arzu, kendini birincil sürece bağlı ve ilk doyum yaşantılarına uygun olarak belirtiler yaratarak gerçekleştirmeye çalışır.” Net olarak patolojik tanı değilse de kriterler üzerinden inceleme yapılacaktır. Kişiliği ve yaşamıyla ilgili yapılan araştırmalar ışığında şizofreninin pozitif semptomları arasında yer alan varsanı ve sanrı Jeanne D’arc’ta görülen başlıca belirtilerdir. Freud, bu varsanıları doyum deneyimi ile ilişkilendirir. Arzu ve düşünce dürtüye bağlı olarak bellekte bir iz bırakırsa görsel ve işitsel varsanılar ortaya çıkacaktır. Tıpkı çocuksal arzuların düşsel sanrılarla ortaya çıkması gibi. Jeanne D’arc gördüğü rüyalar ve duyduğu sesler neticesinde kendini seçilmiş, kutsal bir kurtarıcı olarak görmeye başlar. Bu davranış kalıbı grandiyöz sanrı olarak nitelendirilebilir. Jeanne D’arc mitolojik düzlemde incelenecek olursa; sanrılar ve varsanılar özellikle savaşlar öncesi görülen düşler ve düşlerde verilen emirler birçok mitolojik hikâyede karşımıza çıkar. İskandinav mitolojisindeki havamal metinlerinde, bilgelik, savaş ve ölüm tanrısı olarak bilinen Odin’in; düşler aracılığıyla kahramanlara yol gösterdiği, düşlerde çeşitli mesajlar verdiği yazmaktadır. Jung’a göre mitolojik birçok karakter kolektif bilinçaltından ortaya çıkar ve insanların içsel dünyalarındaki motivasyonların sembolik ifadesini oluşturur. Jung rüya teorisini kişisel bilinçdışı, kolektif bilinçdışı ve arketip kavramları ile açıklar. Jung’a göre Odin, baba arketipi ile özdeştir. Arketipler; persona, gölge, anima, animus ve ben olarak yapılara sahiptir. Jung baba arketipini, rehberlik eden, otorite, koruyucu bir figür olarak ele alır. Jung’a göre oedipal kompleks gibi deneyimler baba arketipi ile ilişkilidir. Jung, arketipi mitolojik sembol olan ve kökeni gnostiklere kadar uzanan “ouroboros” ile ilişkilendirir. Bu sembolde analitik psikolojide ele alındığı gibi bütün karşıtlıkların dengede olduğu anlatılmıştır.Jeanne D’arc’ın halkın içinde diri diri yakılması, özellikle kadınlara verilmiş bir gözdağından başka bir şey değildir. İnceleme sonunda; kahraman olarak karşımıza çıkan bir karakterin dönemin otoriteleri tarafından nasıl mağdur edildiği ve hainlikle suçlandığı sonunda da idam edildiği saptanmış olup. Aynı zamanda karakterin net olarak ilişkilendirilmesi belirsiz kalsa da psikomitolojik olarak yorumu yapılmıştır. Saydam (2023:238) kitabında belirttiği gibi “Her canlı/cansız birim gibi, biz ‘parça’yız. Parça hiçbir zaman- kendi başına- tam (am) olamaz; Bütün’ün sair öğelerini gereksinir.”
Halide Edip Adıvar
Yaşamında iki defa sürgün edilmiş ilk Türk kadını Halide Edip: “İlk Amerikan Koleji mezunu, ilk kadın hatibimiz. Cumhuriyet devrimizin ilk kadın romancısı, ilk kadın profesörümüz. Cepheden cepheye koşan entelektüel ilk Türk kadınıdır.”
Türk edebiyatının mihenk taşlarından Halide Edip Adıvar, Osmanlı’nın son dönemlerindeki toplumsal değişimlerinden, savaşlardan, siyasi çalkantılarından direkt olarak etkilenmiş isimlerden biridir. Kurtuluş Savaşı’na katılıp, Mustafa Kemal’in yanında rütbe almış kadın kahramandır. İzmir’in işgali sırasında İngilizler tarafından idam emri verilen isimlerden biriydi. Tanin gazetesinde kadınların sosyal hayattaki rolleri üzerine yazdığı yazılar nedeniyle 31 Mart Vakası’ndan sonra Mısır’a sürgün edildi. Bilgi donanımıyla dolu yazıları İngiltere’de büyük ilgi görünce İngiltere’ye taşındı. Doğup büyüdüğü topraklardan sürgün edilen Halide Edip milliyetçi ruhuyla ülkesine geri döndü ve Melek Meliha ile Zaime Hayriye Hanımların Birinci Dünya Savaşı’nda ilk feminist kadın derneği olan İstihlak-ı Milli Kadınlar Cemiyeti Kurmasına öncülük etti (Yılmaz,2013). Antik çağlardan itibaren erkeklere verilmiş olan denetim hakkı ilerleyen çağlarda da varlığını sürdürmeye devam etmiş. Öyle ki Halide Edip gibi birçok kadın, ülkesi için yaptığı onca fedakarlıklara rağmen ideoloji kılıfı altında mağdur edilmiştir ve ne yazık ki edilmeye de devam edilmektedir. Bugün cinsiyet kökenli bu çifte standart uygulama cam tavan olarak karşımıza çıkmaktadır. Halide edip, erkeklerin hakimiyetinin olduğu bir alanda çalışmalarını başarıyla sürdürerek kısa sürede adından söz ettirir biri olmuştur. Fakat bu durum erkek egemen bir ortamda kabul görmemiş, ülkesi için fedakârlık yapan bir kadını ülkesinden kovarak sürgün etmişlerdir. Halide Edip, mağduriyetinin altında ezilmeyerek çalışmalarına sürgün edildiği ülkelerde devam etmiştir. Halide Edip, milli mücadele zamanlarında savunduğu görüşlerinden dolayı çoğu kez suçlanır. Fakat aynı dönemde aynı görüşü savunan paşalar hakkında hiçbir şey yapılmaz. Oysa toplumda yaşanan olağanüstü tüm felaketlerde kadınlar hep ilk toparlayıcıdır. 3 semavi kutsal kitapta Lilith’in Havva’dan önce yaratıldığı yazar. Âdem ve Lilith yaşadıkları birliktelikten sonra tartışma yaşar, yaşadıkları tartışma sonrası Âdem, Lilith’in boyun eğmeden kendisi ile tartıştığını ve isyan ettiğini belirterek Tanrı’ya Lilith’i şikâyet eder. Lilith, Âdem ile ikisinin de topraktan yapıldığını ve bu yüzden eşit olmaları gerektiğini savunur. Fakat bu tutumu Âdem tarafından itaatsizlik olarak karşılanır. Tanrı, Lilith’i cezalandıracakken Lilith kaçtı ve Gılgamış Destanı’nda da geçen o mistik yere sığındı. Huluppu ağacı kökünde, anzu kuşu ile evini inşa etti. Başkaldıran kadın cezalandırılmalı düşüncesi yaratılış mitlerine kadar uzanmaktadır.
Katie Piper
Verdiği röportajlarda kendini mağdur değil; yaşam savaşçısı, mücadeleci olarak tanımlıyor. Katie, eski erkek arkadaşı tarafından tecavüze uğrayıp yüzüne sülfirik asit atılıyor. Tedavi için gittiği hastaneden on iki gün uyutuluyor, on iki gün sonunda doktoru iki gözünü de kaybetme tehlikesi olduğunu, boğazının parçalanarak nefes almakta zorlandığını, yüzünün tamamen yandığını söylüyor. Doktorun açıklamasından sonra yaşamak için bir neden bulamadığını düşünerek hastaneden çıktığı gibi yaşamına son vermeye karar veriyor. Fakat taburcu olduktan sonra bir gün intihar planı yaparken bir ses duyduğunu söylüyor ve o sese göre; yaşamasının açıklanamayacak kadar büyük bir nedene bağlı olduğu bunun için de yaşaması gerektiği söyleniyor. O sesten sonra yaşamaya karar veren Katie, psikolojik olarak kabul sürecinde yeni kimliğini, fiziğini kabul etmekle yeni hayatına başladığını belirtiyor. Reed (2017:85-89) kitabında Katie’nin ilk zamanlarda yaşadığı güven problemi nedeniyle dışarıya çıkmak istemediği, günlerce evde oturduğu ve sonuç olarak agorafobi tanısı aldığını anlatıyor. Katie, kısa süre sonra mücadeleye karar vererek kendi güven alanını oluşturmaya başlamış. İlk attığı adım ise para biriktirip ileride anne olmak için yumurtalarını dondurmak olmuş. İnancını hiç kaybetmeden Tanrı’nın her zaman zor olayları sevdiği dayanabilen kullarına verdiği düşüncesiyle hayata yeniden tutunmuş.Kadın erkek ilişkilerinde sık karşılaşılan şiddet mağdurlarının genel olarak kaygı duyduğu konulardan biri güvende hissedememektir. Travma iyileşmeye başladığında bireyin kendi yeterlilikleri ile barışabildiği, kendi kontrolü ve gücüne sahip olduğu bilinci yerleşir. Birey kendi kontrolü dahilinde hayatını planlayarak bir çözüm yolu oluşturur. Bu durum Katie’de de olduğu gibi psikolojik olarak özyeterlilik ile açıklanmaktadır. Mağduriyet sonrası travmatik olayın üstesinden gelebileceği inancı ve gücü kendinde bulan birey kendi özyeterliğine erişmiş demektir. Özet olarak travmatik deneyim sonrası yeni hayatında var olanı yaşamının anlamı haline getirmek özyeterliliğin temelini oluşturmaktadır. Flört şiddetine maruz kalan kadınlarda genel olarak psikolojik problemlerin başında anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu, alkol madde kullanımı, intihar girişimi görülmektedir. Flört şiddetinde, Jung perspektifinde kolektif bilinçdışından gölgenin insanın bastırması gereken hayvani tarafını ortaya çıkarma çabası, bir diğer bilinçdışı öğesi olan personayı toplumsal olarak genel kabul görür hale getirmek istemesi erkeğin animasının ne kadar işlevsiz kaldığını göstermektedir (Güvenek,2023:110- 117).Katie’nin yaşama tutunma seyrine bakıldığında ilk attığı adım anne olmak için yumurtalarını dondurmaktı. Bunun nedeni savaş mağdurlarında da ortaya çıkan yaşam mücadelesini evrimsel yönden çoğalarak yerine getirme tavrıdır. Güvende hissetme hali, kabile yaşamından beri insanlarda var olan kan bağının önemini ortaya koyuyor. Sürekli beden imajları üzerinden yargılanan, aşağılanan ve şiddete uğrayan kadın şiddet mağduriyetinden sonra bedenini var olduğu gibi kabul eder ve genel kabul görmüş toplumsal doğurganlığın kadın bedeni üzerindeki sözel zorbalıkları yok sayarak anne olmaya hazır olur. Katie, fiziksel mağduriyetinden dolayı zorbalıklara ve ikincil yaralanmalara hazırlıklı olarak adım attı ve asıl başarının içerisinde hissettiği yaşama gücü ve azmi olduğuna inanarak hayata kaldığı yerden devam etti.
Mitolojik ve tarihsel anlatılar incelendiğinde mağduriyet figürlerinin çoğu zaman kolektif bilinçdışının sembolik temsilcileri olduğu görülmektedir. Jung’un ifade ettiği gibi arketipler bireysel yaşamın ötesinde kolektif insan deneyiminin sembolik anlatılarıdır. Bu bağlamda mağduriyet anlatıları yalnızca geçmişin trajedilerini değil, insanın karanlık deneyimlerden anlam üretme ve varoluşunu yeniden kurma kapasitesini de görünür kılmaktadır.
KAYNAKÇA
Güvenek, E. S. (2023). İntiharın Bir Gösterge Olarak Analizi: Nilgün Marmara ve Sadık Hidayet Örnekleri. Dil ve Edebiyat Araştırmaları (28), 104-117. https://doi.org/10.30767/diledeara.1237528
Parman, T., (2002). Psikanalizi yazmak. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Pelister, T. (2014). Tarihsel Gerçeklik ve Dram İlişkisi: Gerçek ya da Yapıntı Karakter Olarak Jeanne d’Arc. Yedi (11), 27-38. https://doi.org/10.17484/yedi.97413
Reed,R.(2017). Sana tek bir şey söyleyebilecek olsaydım (1). (M.Akcanbaş Çev.).Beyaz Baykuş Yayınları.
Saydam, B. (2023). Oidipus psikomitoloji:sosyokültürel açılımlar. . İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Şanlı,S.(2004). Bernard Shaw-Dört oyun. İş Bankası Yayınları.
Yılmaz, A. (2013). Halide Edip’te kadın hakları. Türkoloji Dergisi, 20(1), 119-134. https://doi.org/10.1501/Trkol_0000000271


