Perşembe, Temmuz 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Popüler Kültürün Yeni Sığınağı: Siberkondri

Son zamanlarda, sosyal ilişkilerde ve terapi odasında danışanlarımın dünyasında sıkça tanıklık ettiğim, klinik açıdan oldukça düşündürücü bir eğilim var: Bireylerin sosyal medya videoları üzerinden kendi kendilerine psikolojik tanılar koyması. Dijital mecralarda karşımıza çıkan “5 özellik varsa DEHB’siniz”, “3 belirti taşıyorsanız depresyondasınız” ya da “Çocuğunuz şunları yapıyorsa otizmlidir” gibi keskin söylemler, karmaşık klinik tabloları saniyeler içinde sıkıştırarak adeta birer hazır reçete gibi sunuyor. Ne yazık ki bu içeriklerin önemli bir kısmı, bilimsel bir fayda gözetmekten ziyade, yalnızca dijital algoritmalarda daha fazla izlenmek ve etkileşim yakalamak amacıyla üretiliyor.

Elbette bu noktada tüm meslektaşlarımı aynı kefeye koymak haksızlık olur. Dijital dünyayı etik değerler çerçevesinde kullanan; toplumu doğru, duru ve bilimsel verilerle aydınlatan, psikolojik rahatsızlıkların gerçek tanımlarını aktararak son derece nitelikli ve bilgilendirici içerikler üreten uzmanların varlığı yadsınamaz. Ancak madalyonun diğer yüzünde, popüler kültürün bir tüketim malzemesi haline getirilmiş, bağlamından ve bilimsel süzgecinden koparılmış bir “sosyal medya psikolojisi” gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Belirsizliğin Kaygısı ve Etiketlerin Konforu

Peki, derinlik ve zaman gerektiren klinik süreçler yerine, bireyleri bu 15 saniyelik videolara bakarak kendilerine ya da çocuklarına tanı koymaya iten psikolojik motivasyon nedir? Bu tercihin arkasındaki en temel etken, insan zihninin belirsizlikten kaçma ve her durumu hızla anlamlandırma arzusudur. Günlük hayatın getirdiği odaklanma sorunları, dönemsel isteksizlikler veya bir ebeveynin çocuğunda gözlemlediği akranlarından farklı bir davranış, kişide yoğun bir kaygı yaratır. Bu kaygıyı yönetmek adına, aylarca sürebilecek klinik gözlemler ve testler yerine, saniyeler içinde hazır bir etikete sığınmak, o büyük belirsizlik boşluğunu anında kapatır. Yanlış da olsa bir tanıya sahip olmak, zihin için belirsizliğin getirdiği anksiyeteden daha az korkutucu görünmektedir.

Bu sürecin arkasında yatan bir diğer dinamik ise sorumluluktan kaçınma ve entelektüalizasyon savunma mekanizmasıdır. Bir davranış kalıbına klinik bir etiket yapıştırmak, bireye farkında olmadan konforlu bir alan sağlar. Kişinin kendi hayatındaki disiplin sorunlarıyla ya da ebeveynin çocuk yetiştirme süreçlerindeki pedagojik eksikliklerle yüzleşmesi zor ve sancılıdır. Ancak bu durumları “yapısal bir patoloji” olarak rasyonalize etmek, sorumluluğu bireyden alıp biyolojik bir etkene devreder ve sahte bir rahatlama sunar.

Dahası, bu hızlı etiketleme refleksi sadece bireysel alanla sınırlı kalmamakta; ikili ilişkilerin ve klinik ortamın dilini de dönüştürmektedir. Günümüzde bireyler uzmanlara artık ham yaşantılarını, kırılganlıklarını veya çatışmalarını anlatmak yerine, dijital dünyadan ödünç aldıkları tanı kalıplarıyla başvurmaktadır. Terapi odasının kapısından giren “Partnerim manipülatif bir narsist”, “İlişkimizde toksik bir bağlanma var” ya da “Bende borderline dinamikleri var” gibi keskin ve köşeli tanımlar, aslında derinlemesine incelenmesi gereken biricik yaşantıların üzerini kalın bir örtüyle kapatmaktadır. Terapistin öncelikli görevi ise artık sadece semptom çalışmak değil; önce bu dijital teşhislerin koruyucu katmanlarını soyarak altındaki gerçek insanı ve hakiki ihtiyacı açığa çıkarmak haline gelmektedir.

Siberkondriden Dijital Teşhislere: Bilim Ne Diyor?

İnternet ilk yaygınlaştığında literatüre “sağlık anksiyetesinin dijital aramalarla körüklenmesi” olarak giren siberkondri kavramı, günümüzde yön değiştirerek birer “ruhsal etiket avcılığına” yani “Psikolojik Siberkondri”ye evrildi. Geleneksel siberkondride birey, fiziksel bir belirtiden yola çıkarak amansız bir hastalığa yakalandığına inanırken; psikolojik siberkondride süreç tersine işlemektedir: Kişi ortada hiçbir belirgin semptom yokken, izlediği içerikler üzerinden kendine yapay semptomlar ve ruhsal patolojiler atfetmeye başlamaktadır.

Konu artık sadece klinisyenlerin bireysel gözlemi değil, akademik dünyanın da alarm verdiği bir alan haline gelmiştir. Örneğin, Kanada Psikiyatri Dergisi’nde (The Canadian Journal of Psychiatry) yayımlanan çarpıcı bir içerik analizi çalışması, sosyal medyadaki en popüler DEHB içeriklerinin yüzde 50’den fazlasının tamamen yanıltıcı, eksik ve bilimsel dayanaktan yoksun olduğunu ortaya koymuştur (Yeung ve ark., 2022).

Bu kontrolsüz bilgi akışı, klinik literatürde “semptom seyrelmesi” dediğimiz tehlikeli bir duruma da yol açıyor. Gerçekte kişinin işlevselliğini ağır derecede bozan psikiyatrik rahatsızlıklar, sosyal medyada “her insanın yaşayabileceği sıradan huysuzluklar” gibi gösterilerek basitleştiriliyor. Daha da önemlisi, psikolojik bir “sosyal bulaşma” (social contagion) mekanizmasıyla sahte bir adaptasyon başlıyor; birey, aslında sahip olmadığı bir tanının videolarını izleye izleye, farkında olmadan o tanıya ait davranış kalıplarını gerçek hayatta taklit etmeye başlıyor. Literatüre “TikTok Tikleri” olarak geçen ve gençlerde tamamen zihinsel taklit yoluyla gelişen işlevsel nörolojik bozukluklar, bu durumun en uç fiziksel kanıtıdır.

15 Saniyede Yok Olan Bağlam

Oysa klinik gerçeklik ve tanı süreçleri, bu kadar basit formüllerle veya bir kontrol listesindeki maddelere tik atmakla işlemez. Ruh sağlığı literatüründe bir belirtinin sadece varlığı tek başına hiçbir şey ifade etmez (American Psychiatric Association [APA], 2013). Profesyonel bir tanı süreci; o belirtinin ne kadar süredir devam ettiğine, hangi sıklıkla ortaya çıktığına ve en önemlisi bireyin işlevselliğini, sosyal, akademik ve mesleki hayatını ne derece sekteye uğrattığına odaklanır. Sosyal medya ise doğası gereği bağlamı tamamen yok eder. Her insanın hayatında dönem dönem deneyimleyebileceği insani dalgalanmaları alır, parlatır ve önümüze yapısal birer bozuklukmuş gibi koyar.

Ruh sağlığı konusunda farkındalık sahibi olmak, zihinsel süreçlerimizi merak etmek elbette çok kıymetli bir adımdır. Ancak unutulmamalıdır ki “tanı” koymak; yalnızca belirtilerin bir listesine tik atmaktan ibaret değildir. Klinik bir teşhis; yılların eğitimini, mesleki tecrübeyi ve en önemlisi birebir, güvenli ve biricik bir danışan-terapist ilişkisini gerektirir.

Kendimizi ya da çocuklarımızı, 15 saniyelik şablonların içine sığdırmaya çalışmak, insan psikolojisinin o zengin doğasına haksızlıktır. Dijital algoritmalar bizi tahmin edebilir ancak bizi asla iyileştiremez. Zihnimiz ve ruh sağlığımız, popüler kültürün hızla tüketip kenara atacağı birer malzeme değil; saygıyla, özenle ve ancak bir uzmanın rehberliğinde yürünmesi gereken derin bir keşif alanıdır.

Mısra Aydoğdu
Mısra Aydoğdu
Mısra Aydoğdu, Marmara Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu bir psikologdur. Çözüm Odaklı Terapi, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve Aile Danışmanlığı eğitimleriyle mesleki yetkinliğini güçlendirmiştir. Yazılarında özellikle ilişkiler, aile bağları, çocukluk deneyimlerinin yetişkinlikteki yansımaları ve ruh sağlığı farkındalığı konularına odaklanmaktadır. Psychology Times Türkiye için kaleme aldığı yazılarında, psikolojiyi yalnızca açıklayıcı bir bilim olarak değil, bireylerin yaşam yolculuğunda rehberlik eden bir ışık olarak aktarmayı amaçlamaktadır. Mesleki gelişimini önemseyen Aydoğdu, farklı terapi yaklaşımlarına yönelik eğitimler alarak bilgisini ve deneyimini sürekli zenginleştirmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar