Yetişkin bir insanın kendini ifade etmek için on binlerce kelime havuzu varken, 2 yaşındaki bir çocuğun dünyası sadece 50 kelimeyle sınırlıdır. Yetişkinler yaklaşık 40.000 kelimeyi anlayabilir ve binlercesini aktif olarak kullanarak en karmaşık duygularını, hayal kırıklıklarını veya özlemlerini dile dökebilir. Ancak henüz yolun başında olan iki yaşındaki bir çocuğun dünyasında bu devasa havuzda yalnızca yaklaşık 50 temel kelime bulunur. Fakat bazen öyle anlar olur ki, yetişkin birey 40.000 kelimeyle bile travmasını anlatamazken, çocuk bir oyuncak ayıyı köşeye saklayarak bunu ifade edebilir. İşte bu noktada oyun terapisi, aradaki devasa ‘ifade boşluğunu’ sembollerle doldurur. Ünlü oyun terapisti Garry Landreth der ki: “Kuşlar uçar, balıklar yüzer, çocuklar oynar.” Oyun, çocuğun anadilidir ve oyuncaklar da onun hiçbir sözlükte bulunamayacak kelimeleridir.
Oyun terapisi alanı, dış dünyanın aksine çocuğun kendini serbestçe ifade edebileceği, yargılanmayacağı ve sınırların güvenle çizileceği özel bir bölgedir. Yetişkin bireyler için “terapi” dertleşmek veya sorunlarını anlamlandırmak anlamına gelebilirken, çocuklar için bu süreç tam manasıyla semboller üzerinden yürür. Çocuk, kelimelerle ifade edemediği travmasını veya sorununu oyuncak bir ayıyı battaniyenin altına saklayarak anlatabilir. O anda oyuncak sadece bir oyuncak değil, çocuğun korunmaya muhtaç zayıf yanıdır. Bir kaba kum doldurmak, sertçe bir hacıyatmazı devirmek ya da bir kuklayı konuşturmak; esasen zihindeki karmaşık bir yapıyı çözme çabasıdır. Terapist ise bu alanda bir öğretici değil, çocuğun sembolik dilini sessizce takip eden bir tercümandır.
Oyun Alanında Kelimelerin Dönüşümü
Oyun terapisi odasındaki çocuk için oyuncaklar, yetişkinlerin dünyasının soyut kavramlarının somut bir karşılığıdır. Bir yetişkin yaşadığı ayrılığı veya kaybetme korkusunu uzun cümlelerle betimlerken, çocuk bu duyguyu sahne kurup canlandırır. Örneğin, sürekli diğer oyuncakları ‘hapse atan’ veya onları bir binaya hapseden çocuk, aslında hayatındaki sınırları, otoriteyle olan ilişkisini ya da kendini güvende hissetme ihtiyacını ifade ediyor olabilir. Burada önemli olan, terapistlerin müdahale etmeyip çocuğu yönlendirmemesidir. Virginia Axline’ın çocuk merkezli yaklaşımında belirttiği gibi, terapist çocuğun kendi hızında ilerlemesine izin veren sabırlı bir rehber olmalıdır. Çünkü çocuk o odada kendi dünyasının hükümdarıdır ve bu kontrol hissi dış dünyadaki çaresizlik hissine bir yara bandıdır.
Duyguları Dışsallaştırmak: Hisleri Bir Oyuncağa Yüklemek
Farkındalık süreci yetişkinlerde genellikle içsel bir içgörüyle (insight) başlar. Fakat çocuklarda bu süreç “dışsallaştırma” yoluyla gerçekleşir. Çocuk, yaşadığı ağır duyguyu kendi benliğinden ayırıp bir nesneye yüklediğinde, o duyguyla baş etmesi daha da kolaylaşır. Korktuğunu söylemek bir çocuk için korkutucu ve ağır bir yüktür. Ancak “Bu küçük tavşan ormandaki kurttan çok korkuyor ve saklanacak bir yer arıyor,” demek, korkuyu yönetilebilir bir mesafeye taşır. Oyun odasındaki bahsettiğimiz “güvenli mesafe”, çocuğun travmatik anılarıyla yüzleşmesini ama bu sefer o anıların yarattığı ağırlığın altında ezilmemesini sağlar. Çocuk, oyuncaklarla oynarken zihnindeki hikayeyi yeniden yazdığını görür; ama bu sefer sonu kendi istediği gibi biten, daha güçlü ve güvende hissettiği bir hikaye yaratır.
Yetişkin Bakış Açısına Bir Eleştiri: Oyun, Çocuğun İcadı Değildir
Genellikle yetişkinlerin dünyasında oyun, işlerden arta kalan bir “boş zaman aktivitesi” olarak küçümsenir; hatta bazen boş zaman aktivitesi bile olamaz. Ama bir çocuk için oyun, en ciddi işlerden biridir. Bizler sorunlarımızı çözmek için toplantılar ve kritikler yapar, raporlar hazırlarız. Çocuk ise bunları kumu kazarak ya da legoları üst üste dizerek yapar. Yetişkinlerin yaptığı en büyük hata da budur aslında: Çocuğun oyununa mantıklı açıklamalar getirmeye çalışmak ya da oyunu didaktik bir aktiviteye dönüştürme çabası. “Neden o bebeği ağlatıyorsun, bak erkek bebekler ağlamaz,” dediğimiz anda çocuğun kendine özgü diline müdahale etmiş ve onun kendisini iyileştirme sürecini sekteye uğratmış oluruz. Oyun terapisinin bize öğrettiği en değerli şeylerden biri, bazen sadece susup çocuğun sembollerle dolu dünyasına misafir olmayı başarabilmektir. Bu süreçte çocuk asla “iyileştirilmesi gereken bir vaka” değil, kendi dünyasının usta bir mimarıdır.
Sonuç: Oyun terapisi, çocuğun yalnızca kendi kendine eğlendiği, vakit geçirdiği bir süreç değildir. Ruhunun kendi kendini onardığı sessiz bir dönüşümdür. Yetişkin dünyasının on binlerce kelimeyle örülen karmaşık ve anlaşılması güç analizlerinin, bir çocuğun elindeki minyatür bir figürün yarattığı şifanın yanında bazen sönük kaldığını görebiliriz terapi odasında. Çocuk, o minik ve masum elleriyle kurduğu evrende hem oynar hem de darmadağın yanını birleştirir, korkularını sevimleştirir ve hayatın keşmekeşliğine ve belirsizliğine karşı kendi kontrol alanını inşa eder. Belki de çocuklardan öğreneceğimiz büyük bir ders vardır: İyileşmenin her zaman altı dolu kocaman cümlelere, derinlere inen analizlere veya mantık çerçevesinin içindeki açıklamalara ihtiyaç duymadığıdır. Bazen asıl iyi oluş sadece “orada” olabilmektedir. Bazen de yargılamadan tanıklık etmekte ve dilin bittiği yerde oyuncakların konuşmasına izin verebilmektedir. Edebiyatın bile yetmediği o boşluğu minik bir oyunla doldurmak, sadece çocuk için değil, insan ruhunun tüm oluşları için en saf ve en kadim iyileşme yoludur.


