İnsan çoğu zaman acıyı azaltmanın yolunu onu ortadan kaldırmakta ya da yok saymakta arar. Yaşananı inkâr etmek, unutmaya çalışmak ya da zihinden uzaklaştırmak kısa süreli bir rahatlama sağlasa da, duygusal deneyimin kendisi çoğu zaman farklı biçimlerde varlığını sürdürür.
Peki ya iyileşme, düşündüğümüz gibi acının yok olması değil de onunla kurduğumuz ilişkinin dönüşmesi ise? “Kabul etmek” tam da bu noktada, yanlış anlaşılmalarla çevrelenmiş bir psikolojik süreç olarak karşımıza çıkar.
Kabul Etmek Nedir, Ne Değildir?
İnsan bazen yaşadığı deneyimi değiştiremediğinde, özellikle duygusal olarak zorlayıcı olaylarda, onun hiç yaşanmamış olmasını ister. Ancak iyileşme süreci, çoğu zaman yaşananı yok saymak ya da unutmaya çalışmakla değil; yaşananın gerçeğiyle temas edebilmekle başlar. Kabul etmek kavramı son yıllarda oldukça sık kullanılmakla birlikte, anlamı zaman zaman yanlış yorumlanabilmektedir. Psikolojik açıdan baktığımızda kabul etmek; yaşanan her neyse onun ardından “artık her şey bitti, rahatladım ve tüm zorlayıcı duygulardan kurtuldum” gibi bir durumu ifade etmez. Kabul etmek, bir tür hızlı rahatlama ya da zor duygulardan kalıcı olarak arınma vaadi değildir.
Bunun yerine kabul, yaşanan olayın varlığını inkâr etmemekle ilgilidir. “Evet, bu başıma geldi” diyebilmek; duygulara alan açmak, onları bastırmadan deneyimleyebilmek anlamına gelir. Kişinin hissettiği duygu ne olursa olsun -öfke, üzüntü, hayal kırıklığı ya da korku- bunların var olmasına izin vermek, kabul sürecinin temelini oluşturur.
Bu noktada “böyle olmamalıydı” ya da “bunu hissetmemeliyim” gibi düşüncelerle verilen içsel savaşın azalması hedeflenir. Kabul, yaşananı değiştirmekten çok, onunla kurulan içsel ilişkinin dönüşmesidir. Tüm bunları tek bir cümleyle özetlemek gerekirse: Kabul etmek, canının acımadığını söylemek değil; canının acıdığını inkâr etmemektir.
Kabul Günlük Yaşamda Nasıl Görünür?
Kabul etmek çoğu zaman soyut bir kavram gibi görünse de, gündelik yaşamda oldukça somut biçimlerde kendini gösterir. Bir kayıp yaşandığında kabul etmek, “iyi hissediyorum” demek değildir; aksine, “üzgünüm ve bu yaşantı benim için anlamlı” diyebilmektir. Bir ilişkide kırılma yaşandığında, bu kırılmayı inkâr etmeden duyguyla temas halinde kalabilmek kabulün bir parçasıdır.
Bu bağlamda kabul, duygunun ortadan kalkması değil; duygunun varlığıyla birlikte yaşamı sürdürebilmektir. İnsan, zorlayıcı duyguların varlığına rağmen yaşamla temasını koruyabildiğinde kabul süreci görünür hâle gelir.
Kabul, duygulara karşı dürüst olabilmeyi de içerir. Bazen sıkıldığını, zorlandığını, yorulduğunu, kıskandığını ya da incindiğini fark etmek ve bunların varlığını inkâr etmemek bu sürecin bir parçasıdır. Hatta kimi zaman kabul, kabul edemediğimiz şeylerle karşı karşıya olduğumuzu da kabul edebilmektir. Bu nedenle “bir kere yaptım ve tamamlandı” diyebileceğimiz tek seferlik bir süreç değildir. Tekrar tekrar dönülen, yeniden kurulan ve her deneyimde farklı biçimde karşılaşılan psikolojik bir süreçtir.
Bu noktada kabulü, rafa kaldırılmış bir kitap gibi değil; yaşamın farklı dönemlerinde yeniden açıp bakmak zorunda kalınan bir el kitabı gibi düşünmek mümkündür.
Ve evet, bunun her zaman kolay olduğunu söylemek mümkün değildir. Tam da bu nedenle kabul etmek, çoğu zaman düşünüldüğünden daha karmaşık ve derin bir kavramdır.
Kabul Neden Zorlayıcıdır?
Kabul sürecinin zorlayıcı olmasının temelinde insan zihninin tehditten kaçınmaya ve kontrol sağlamaya yönelik doğal eğilimi yer alır. Zihin, özellikle zorlayıcı duygularla karşılaştığında bunları bastırma, uzaklaştırma ya da etkisini azaltma eğilimindedir. Bu tür stratejiler kısa vadede rahatlatıcı olsa da uzun vadede duygusal deneyimin daha karmaşık hale gelmesine yol açabilir.
Bununla birlikte insan zihni belirsizliği tehdit olarak algılama eğilimindedir. Yaşanan olayları anlamlandırma ve kontrol etme çabası, “neden oldu?” sorusunun sürekli zihinde dönmesine neden olabilir. Bu durum, kişinin aynı düşünceler etrafında tekrar tekrar dönmesine ve duygusal yükün artmasına yol açabilir. Psikolojide bu döngü çoğu zaman ruminasyon olarak adlandırılır.
Ruminasyonda kişi, yaşadığı deneyimi çözümlemeye çalışıyor gibi hissetse de çoğu zaman aktif bir çözüm üretmekten ziyade, zihinsel bir döngünün içinde kalır. Burada düşünme, bir çözüme ilerlemekten ziyade kişinin kendi zihniyle sürdürdüğü yorucu ve pasif bir içsel savaşa dönüşür. Düşünceler tekrar eder; ancak tekrar eden bu zihinsel uğraş çoğu zaman kişiyi rahatlatmak yerine duygusal yükü artırır.
Bir diğer önemli nokta, duygusal deneyimle başa çıkma kapasitesidir. Yoğun duygular karşısında bu deneyimi tolere etmek zorlaştığında, kaçınma eğilimi artar. Ancak kaçınma, duygunun ortadan kalkmasını sağlamaz; yalnızca farklı biçimlerde geri dönmesine zemin hazırlar.
Özellikle zorlayıcı ve travmatik yaşantılarda bu süreç daha karmaşık hale gelebilir. Yaşanan olayın anlamlandırılması zaman alır ve kişi güven duygusunu yeniden inşa etmekte zorlanabilir. Bu nedenle kabul, kısa sürede gerçekleşen bir durum değil; zaman içinde gelişen bir psikolojik uyum sürecidir.
Sonuç
Bu bağlamda kabul, çoğu zaman düşünüldüğü gibi kolay, hızlı ya da tek seferde gerçekleşen bir zihinsel geçiş değildir. Aksine, yaşanan deneyimin gerçekliğiyle temas etmeyi sürdürmek ve bu temas içinde ortaya çıkan duygusal yaşantılara alan açabilmeyi gerektiren derin bir süreçtir.
Kabul, anında gelen bir rahatlama ya da tüm zorlayıcı duyguların ortadan kalkması değildir. Tam tersine, bu duyguların varlığını inkâr etmeden onlarla birlikte kalabilme kapasitesinin zaman içinde gelişmesidir. Bu nedenle tekdüze bir iyi oluş hali değil; inişleri ve çıkışları olan, dalgalı bir psikolojik süreçtir. Kişi, deneyimi ortadan kaldırmaya çalışmak yerine onunla birlikte var olabilme kapasitesini geliştirdikçe psikolojik esneklik de güçlenir.
Ve belki de en önemli nokta şudur: Kabul etmek, zihnin ve duyguların savaştığı yer değil; savaşın sona erdiği yerdir.


