Eskiden insanlar içlerinde bir sıkıntı hissettiklerinde bunu anlamlandırmak için bir uzmana başvururdu. Bugün ise çoğu zaman süreç tersine işliyor. İnsanlar önce kendilerine bir tanı koyuyor, sonra bir uzmana gidiyor. Hatta bazen gitmeye de gerek duymuyor. Birkaç video izlemek, birkaç yazı okumak ve başkalarının deneyimlerini dinlemek, birçok kişi için yeterli oluyor. Kulağa pratik geliyor ama bu durum düşündüğümüz kadar masum olmayabilir.
Sosyal medyanın hayatımıza getirdiği en büyük değişimlerden biri, bilgiye ulaşmanın kolaylaşması oldu. Eskiden ulaşılması zor olan psikolojik kavramlar artık herkesin dilinde. Kaygı, depresyon, travma, dikkat eksikliği gibi kavramlar günlük konuşmanın bir parçası haline geldi. Bu, bir açıdan olumlu. Çünkü insanlar artık ne hissettiklerini daha iyi ifade edebiliyorlar. Yalnız olmadıklarını fark ediyorlar; e zaten bir şeylerin adını koyabilmek çoğu zaman daha rahatlatıcıdır.
Ancak işin diğer tarafı biraz daha karmaşık. Çünkü psikoloji, birkaç belirtinin yan yana gelmesiyle kolayca tanımlanabilecek bir alan değil. 10 soruluk “hangi bağlanma stiline sahipsin” testi ile tanımlanacak kadar basit değil. Ruhsal hastalıklar, mizacın getirdiği özelliklerle tanımlanamayacak kadar detaylı tanı kriterlerine sahiptir. Sıklığı, şiddeti, ne zamandan beri var olduğu gibi unsurlar önemlidir. Buna rağmen sosyal medyada sıkça karşılaştığımız “bunları yaşıyorsan sende de olabilir” gibi ifadeler, insanları hızlı sonuçlara götürüyor. Kişi kendini o tanımın içinde bulduğunda, bunun doğru olup olmadığını sorgulamak yerine kabul etmeye daha yatkın oluyor.
Bir süre sonra bu tanılar sadece bir açıklama olmaktan çıkıyor; bir kimliğe dönüşüyor. İnsanlar kendilerini “kaygılı biri”, “travmalı biri” ya da “dikkat eksikliği olan biri” olarak tanımlamaya başlıyor. Bu noktada sorun, tanının kendisinden çok, onun nasıl kullanıldığıdır. Çünkü bir şeyi anlamak ile o şeyin içine sıkışıp kalmak arasında ince bir fark vardır. İnsan bazen kendini açıklamaya çalışırken, fark etmeden kendini sınırlayabiliyor.
Burada sosyal medyanın etkisini göz ardı etmek zor. Çünkü bu platformlar sadece bilgi sunmuyor, aynı zamanda bir onay mekanizması da kuruyor. İnsanlar benzer deneyimleri yaşayan başkalarını gördükçe kendilerini daha emin hissediyor. Ancak bu eminlik her zaman sağlıklı bir temele dayanmıyor. Çoğu zaman insanlar doğruyu aramaktan çok, kendilerine iyi hissettiren açıklamayı tercih ediyor. Bu da yüzeysel bir rahatlama sağlasa da uzun vadede gerçek çözümün önüne geçebiliyor.
Yine de şu soruyu sormak gerekiyor: Gerçekten kendimizi mi anlamaya çalışıyoruz, yoksa kendimize en uygun etiketi mi arıyoruz? Çünkü her duygu bir hastalık değildir. Her zorlanma bir tanı gerektirmez. Bazen insanın ihtiyacı olan şey, kendini bir kalıba yerleştirmek değil, o kalıpların dışında da var olabileceğini fark etmektir.
Belki de bu çağın en büyük yanılgısı, her şeyi isimlendirmeden anlayamayacağımızı düşünmemizdir. Oysa bazı duygular sadece hissedilmek ister. Hemen açıklanmak, tanımlanmak ya da kategorize edilmek zorunda değildir. İnsan bazen bir etiketle değil, o etiketi bırakabildiğinde rahatlar.


