Kaygı, davetsiz bir misafir gibidir. Kapıyı çalar, içeri girer, ışıkları açar, perdeleri kapatır ve “bir şey olacak” diye dolaşmaya başlar. Kaygı, bilinen anlamıyla olumsuz bir durum gibi gelse de insan zihninin düşmanı değildir. Tam aksine, insanı tehlikeye karşı korumak için var olan bir alarm sistemi gibidir. Bu alarm sayesinde tehlikeyi fark ederiz, hazırlık yaparız ve kendimizi koruruz. Ancak alarm sistemi hassaslaşıp tehlike durumu olmasa dahi çalmaya başlarsa; duman yokken yangın var sanılır. Bir kalp atışı felaket habercisi olur, bir belirsizlik yaklaşan bir fırtınaya dönüşür.
İnsanları Bu Noktaya Ne Getirir?
Kaygı ve panik nöbetleri bir anda ortaya çıkmış gibi görünse de beden ve zihnin uzun zamandır taşıdığı yükü dışarı yansıtmasıdır. Yani bu durumu yaşayan kişi “İyiydim, her şey bir anda oldu.” diyebilir. Oysa panik hali bardağın kendisi değil; taşan son damladır. Yani zihin bazen dayanır dayanır… Sonra beden konuşmaya başlar. Nefes darlığı, kalbin yerinden çıkacak gibi atması, göğüs ağrıları, baş dönmesi… Çünkü duygular adres değiştirir. Bir süre sonra duygu, düşünce olarak değil; beden belirtisi olarak varlığını göstermeye başlar.
Kişi bedenindeki duyumlara karşı hassaslaşmaya başlar. Yani stres kaynaklı ya da normal bir duyumu tehlike alarmı gibi algılar. Kalp hızı artınca kalp krizi geçirdiğini, nefes daraldıkça boğulacağını, baş dönünce bayılacağını düşünebilir. Problem hislerde değildir; hislerin sebep olabileceği felaketler üzerindedir.
Kaygılı zihin belirsizliğe tahammül edemez ve net cevaplar arar. “Kesin geçecek mi?” gibi ancak hayat hiçbir zaman kesinliklerle gelmez. Bizlerin planları olduğu kadar hayatın da bizler için planları vardır. Kaygı durumlarında ise belirsizlik, açık bırakılmış bir zihnine gelen davetsiz misafir gibidir. O kapıdan içeri hemen felaket senaryoları doluverir.
Kişi artık panik yaşadığı yerlere, kişilere ve durumlara temkinlidir. Bu durumlardan olabildiğince kaçmaya çalışır. Ancak bilmez ki kaçarken kendini bir döngüye hapseder. Kaçtığı durumlar ve kişiler ilk etapta rahatlatsa da bu korku büyümeye başlar. Çünkü zihin “Demek ki gerçekten tehlikeydi, kaçtık ve kurtulduk” fikrini doğru kabul eder.
Bazılarıysa kontrol altında tutarak kaygıyı gidermeye çalışır. Plan yapar, düşünür, tekrar düşünür ve önlem alır. Bunlar belirli yerlere kadar işe yarar. Ama bir yerden sonra kişi hayatı yaşamaktansa denetlemeye başlar ve kopuklaşır. “Ya kontrol edemezsem?” soruları yoğunlaşmaya başlarken; akıp giden hayattan keyif alma hali azalır. Yani her ihtimal hesaplanır ancak defter kapatılmaz.
Panik Atak Nasıl Yaşanır?
Panik atak bir anda “Ölüyorum, deliriyorum, kontrolü kaybediyorum” hissiyle gelir. Strese verdiğimiz kaç-savaş tepkileri aktif olmaya başlar. Kalp hızlanır, nefes daralır, mide sıkışır, eller uyuşur, kişi kendine ve çevreye yabancılaşmış gibi hissetmeye başlar. Çünkü beden tehdit altında hissediyordur. Kendini korumaya alır.
Yani yangın alarmı çalar. Gerçek bir tehdit varmış gibi hissettirir. Tıpkı bir tatbikatta olduğu gibi vücut hemen önlemlerini alır. Kişi abartmaz, bu hisleri gerçekten yaşıyordur. Ancak ortada gerçek bir yangın yoktur. Sadece bozulmuş bir alarmın etkisiyle verilen tepkilerdir. Sakin olma arayışındadır kişi. Bu sebeple ona sakin ol, bir şey yok demek çare olmaz. Aksine vücudunda yaşadığı duyumu anlamlandırması gerekir.
Her panik atak panik bozukluktur diyemeyiz. Bir kişi hayatında bir ya da birkaç kez panik atak yaşamış olabilir. Ancak atakların tekrarlanması, en az bir ay süreyle tekrar yaşanacak mı korkusu oluşturması ve yaşama dair davranışların değiştirilmesi gözlemlenmelidir. Yani bu duruma karşı yeniden yapılandırılmış veya bozulmuş bir hayat düzeni söz konusu olmaya başlar. Örneğin; kişi hastaneye yakın yerleri tercih eder, yalnız başına dışarı çıkmaz, kalabalığa girmez veya kahve içmez… Çünkü kalp atışının hızlanmasından korkar. Oysa kalp atışının hızlanması değil; kalp atışına yüklenen anlamlar önemlidir.
Peki Bu Döngü Nerede Değişmeye Başlar?
Panik döngüsüyle savaş halinde olmak yerine onunla barışmak. Yani panik döngüsünü anlamak. Çünkü anlam veremediğimiz belirti büyür. Anlamlandırılan belirti ise etkisini kaybeder. Kaygı ve panik söz konusu olduğunda insan çoğu zaman kendine karşı sertleşir. “Neden böyleyim?”, “Niye bunu kontrol edemiyorum?”, “Herkes normal hayatına devam ediyor, ben neden bu kadar zorlanıyorum?” gibi sorular zihnin içinde dönüp durur. Suçlamak sadece etkiyi büyütür; kaygı anlaşılmak ister.
Panik atağın en yalnızlaştırıcı taraflarından biri de budur: İnsan çoğu zaman yaşadığı şeyi anlatmakta zorlanır. Çünkü kelimeler yetmez. “Korktum” demek az kalır. “Çok kötü oldum” demek olanı tam anlatmaz. Panik anı, insanın kendi bedeninin içinde güvende hissetmediği bir ana benzer. Sanki kişi kendi evindedir ama evin duvarları birden üzerine gelmeye başlamıştır. Bu deneyimi anlamlandırırken ilk görülmesi gereken şey şudur: Panik atak, çoğu zaman yalnızca o anın meselesi değildir. Bazen uzun süre birikmiş stresin, bastırılmış duyguların, sürekli güçlü görünme çabasının, kontrol ihtiyacının, belirsizlikle yorulmuş bir zihnin bedendeki yankısıdır.
İnsan uzun süre “iyiyim” diyebilir. Devam eder. İşini yapar, sorumluluklarını taşır, insanlara gülümser, mesajlara cevap verir, planlarını sürdürür. Ama içeride bir yer yorulmuş olabilir. Bazen zihin susar, beden konuşur. Bazen insanın söyleyemediği sıkışmışlık, kalp çarpıntısı olarak çıkar ortaya. Bazen “dayanıyorum” dediğimiz şey, bedenin bir noktasında “artık çok oldum” diye yankılanır.
Her panik atağın arkasında mutlaka büyük bir travma yoktur ancak paniğin bir zemini vardır. Kimi zaman yoğun stres, kimi zaman kayıp, kimi zaman baskı, kimi zaman kontrol etme çabası, kimi zaman da kişinin kendi duygularına uzun süre yer açamaması gibi sebepler bedende birikmeye başlar.
Panik atağı anlamak, onu hemen ortadan kaldırmaya çalışmaktan daha derin bir adımdır. Çünkü insan anlamadığı şeyden daha çok korkar. Adını koyamadığı bir bedensel belirti, zihinde canavara dönüşür. Ama kişi yaşadığı şeyin bir döngü olduğunu fark etmeye başladığında, panik artık kimliği değil, yaşadığı bir deneyim haline gelir.
Bu ayrım çok kıymetlidir. Çünkü panik yaşayan kişi zamanla kendini “panik biri”, “kaygılı biri”, “bozuk biri” gibi görmeye başlayabilir. Oysa insan yaşadığı belirti değildir. Bir dönem yoğun kaygı yaşayan biri, yalnızca kaygıdan ibaret değildir. Panik atak geçiren biri, panik atağın kendisi değildir. O kişi hâlâ seven, düşünen, çalışan, üreten, hisseden, hayatla bağ kurmaya çalışan biridir. Sadece bir süredir içindeki alarm fazla yüksek sesle çalmaktadır. Belki de değişim tam burada başlar: İnsanın kendine “Bende bir sorun var” demek yerine, “İçimde anlamaya ihtiyaç duyan bir şey var” diyebilmesinde. Çünkü kendine düşman gibi bakan biri, yaşadığı her belirtiyle savaşır. Kendine daha şefkatli bakabilen biri ise o belirtinin ardında ne olduğunu duymaya başlayabilir.
Panik bazen bir düşman değil, fazla yüksek sesle konuşan bir habercidir. “Çok yoruldun” der. “Çok uzun süredir tetiktesin” der. “Her şeyi kontrol etmeye çalışmak seni tüketti” der. “Bedeninle bağın korku üzerinden kurulmaya başladı” der. “Artık kendini yalnızca idare etmek değil, anlamak istiyorsun” der.
Panik atak zorlayıcıdır, sarsıcıdır, insanın hayat kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir. Ama onu yalnızca “kurtulmam gereken bir sorun” olarak görmek de eksik kalır. Çünkü bazen panik, insanın kendi iç dünyasına açılan sert ama önemli bir kapıdır. O kapıdan içeri bakıldığında çoğu zaman sadece korku görünmez. Yorgunluk görünür. Uzun süredir tutulmuş nefesler görünür. Ertelenmiş duygular görünür. Güvende hissetme ihtiyacı görünür. Kontrol etme çabasının arkasındaki kırılganlık görünür.
Ve insan bazen ilk defa kendine şunu sorar: “Ben gerçekten neden bu kadar tetikteyim?” Bu soru, panik atağın ortasında değil belki; ama sonrasında, sakin bir anda, insanın kendisiyle kurduğu daha derin bir temasın başlangıcı olabilir.
Cansu KOZA
Psikolog
Ruh Sağlığı


