Bazı çocuklar vardır, varlıklarıyla değil yokluklarıyla fark edilirler. Gürültü çıkarmazlar, isteklerini yüksek sesle dile getirmezler; çoğu zaman ihtiyaçlarını bile belli etmezler. Onların fark edilmesini sağlayan da budur: “Ne kadar uslu bir çocuk” cümlesinin öznesi olmak, sessiz, uyumlu, söz dinleyen… Dışarıdan bakıldığında her ebeveynin hayalini süsleyen bir tablo gibi görünürler. Ancak bu sessizliğin içinde çoğu zaman duyulmayan bir hikâye vardır.
Hiçbir çocuk, uslu çocuk olmayı bilinçli olarak seçmez. Bu, zamanla öğrenilen bir uyum biçimidir. Çocuk, bulunduğu ortamı dikkatle gözlemler. Evde huzurun neye bağlı olduğunu, hangi davranışların ödüllendirildiğini, hangilerinin görmezden gelindiğini fark eder. Eğer duygularını ifade ettiğinde karşılık bulamıyorsa, ihtiyaçlarını dile getirdiğinde yük gibi hissediyorsa, sıra ona gelmiyorsa ya da çatışma ortamları onu ürkütüyorsa, bir karar verir: “Sorun çıkarmamalıyım.” Ve bu şekilde kendi duygularından uzaklaşmaya başlar.
Bu çocuklar genellikle “yaşına göre olgun” diye tanımlanır. Yaşlarının ötesinde bir anlayış, sabır ve sorumluluk taşırlar. Ancak bu olgunluk, doğal bir gelişimin değil; erken yaşta alınmış bir duygusal yükün sonucudur. Kendi çocukluklarını tam anlamıyla yaşayamazlar. Çünkü kendilerini bir yerde, bir şeyleri dengelemek zorunda hissederler. Bazen anne-babanın duygularını, bazen diğer kardeşleri, bazen de evdeki kırılgan huzuru…
Zamanla bu dengeleme eğilimi nedeniyle uslu çocuk, kendini geri plana atmayı alışkanlık haline getirir. Önce küçük şeylerden vazgeçer: Bir oyundan, bir isteğinden, “hayır” deme ihtiyacından… Sonra bu vazgeçiş giderek büyür. Kendi duygularını tanımamaya başlar. Ne istediğini, neye kırıldığını, neyin onu mutlu ettiğini ayırt etmek zorlaşır. Çünkü yıllarca başkalarının ihtiyaçlarına öncelik vermek, onun için bir refleks haline gelmiştir.
Elbette bu durum yetişkinlikte de kendini gösterir. Uslu çocuk büyürken edindiği rol de onunla birlikte büyümeye devam eder. İlişkilerde anlayan, tolere eden, alttan alan kişi olur. İnsanlara sınır koymakta zorlanır ve “hayır” dediğinde suçluluk hisseder. Kendini ifade ettiğinde ise birilerini inciteceğinden korkar. Bu nedenle çoğu zaman susmayı tercih eder. Ancak bu suskunluk, iç dünyasında birikerek büyük bir yorgunluğa dönüşür.
Çoğunlukla dışarıdan bakıldığında bu yorgunluk fark edilmez, hatta güçlü biri gibi görünür. Her şeyi idare edebilen, çözüm bulan, destek olan biri… Ama içten içe tıpkı diğer insanlar gibi görülmeyi, anlaşılmayı ve olduğu haliyle kabul edilmeyi bekler. Bu beklentisine rağmen olduğu gibi davranmak yerine başkalarının istediği gibi davranır. Çünkü hayatı boyunca aldığı mesaj şudur: “İyi olursan, başkalarını memnun edersen, uyum sağlarsan ve sorun çıkarmazsan sevilirsin.” Bu yüzden “uyumlu ve sorun çıkarmayan biri” olmaktan vazgeçmek, onun için sadece bir davranış değişikliği değil; aynı zamanda bir aidiyet riskidir. Hissettiği gibi davrandığında, duygularını dile getirdiğinde, ihtiyaçlarına öncelik verdiğinde veya “hayır” dediğinde çevresindekiler tarafından kabul görmeyeceğini düşünür. Ve kabul görmek için olduğu halinden uzaklaştıkça, en çok da kendine karşı sertleşmeye başlar.
Uslu çocuk olmanın en görünmeyen tarafı da budur: Kişinin kendine karşı ne kadar acımasız olabildiği. Başkalarına gösterdiği anlayışı, sabrı ve sevgiyi kendine göstermez. Hata yaptığında kendini sertçe eleştirir. Yorulduğunda bile dinlenmeyi hak etmediğini düşünür. Çünkü kendine karşı sert davranarak ancak iyi, uyumlu ve sevgiye layık olabileceğine inanır. Bu inançla diğerlerine o kadar çok anlayış gösterir ki kendine tahammülü kalmaz. Oysa en büyük ihtiyacı başkalarına sunduğu o anlayışı ve şefkatli yaklaşımı kendine yöneltmektir. Çünkü ancak bu şekilde yaşadığı yorgunluğu, tükenmişliği ve kendine yabancılaşmayı fark edip anlamlandırabilir.
Kendine gösterdiği şefkat sayesinde ihmal ettiği ihtiyaçlarını ve duygularını yeniden görmeye başlayabilir, bastırdığı sesini duyabilir ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi dengeli bir hale getirebilir. “Ben ne hissediyorum?” sorusu, belki de ilk kez bu kadar derin bir anlam kazanır. Duygularını fark etmek, onları bastırmak yerine anlamaya çalışmak… Elbette yıllarca ertelenmiş bir iç dünya ile karşılaşmak kolay bir süreç değildir. Ya da her şeyi bir anda değiştirmek demek değildir. Küçük adımlarla başlar: Bir gün bir isteğini dile getirmekle, bir gün düşündüklerini ifade etmekle, diğer gün bir “hayır” sözüyle… Ve en önemlisi, bunu yaparken kendini suçlamamayı öğrenmekle… Zamanla kişi şunu fark eder: Kendine şefkat göstermek, kendini olduğu haliyle taşıyabilmektir. Böylece sürekli iyi olmaya çalışmanın ve birilerini memnun etmeye çalışmanın yükü hafifledikçe, insan ilk kez gerçekten nefes alır.
Belki de en derin dönüşüm tam burada gerçekleşir: Başkalarına gösterdiği şefkatin en çok da kendine yönelmesine ihtiyacı olduğunu ve sevilmek için kendini değiştirmek zorunda olmadığını anlar. Kendi sesini bastırmadan da var olabileceğini, sınır koyduğunda da bağ kurabileceğini deneyimler. İçinde yıllardır sessiz kalan o taraf, ilk kez yargılanmadan konuşma alanı bulur. Bu alan büyüdükçe, kişi sadece başkalarının hayatında değil, kendi hayatında da gerçekten yer kaplamaya başlar. Ve bu şekilde ilk kez, başkalarının ışığına ihtiyaç duymadan da var olabildiğini fark eder.


