Cinsiyet yalnızca bedene değil, davranışlara da biçilir. Bu yazı, normların dayattığı rollerin ötesinde bir kimlik inşasının mümkünlüğünü tartışıyor.
“Kadınsı” olmak… Zarif, duygusal, ilgili.
“Erkeksi” olmak… Güçlü, mantıklı, lider.
İlk bakışta masum görünen bu sıfatlar, yüzyıllardır insanlara cinsiyet kimliği üzerinden biçilen rollerin taşlarını döşüyor. Oysa bir davranışın “kadınsı” ya da “erkeksi” oluşu, biyolojik bir zorunluluk değil; çoğu zaman toplumun biçtiği bir kostüm (Butler, 1990; West & Zimmerman, 1987).
Rol ya da Roller Sahnesi
Toplumsal cinsiyet rolleri, bireylerin doğdukları andan itibaren karşılaştıkları beklentiler bütünüdür. Bu roller, yalnızca ne giymemiz, ne söylememiz, ne olmamız gerektiğini değil, ne hissedebileceğimizi de belirler (Bem, 1981; Davies, 2003). Erkek çocuklar “ağlama” öğüdüyle duygusal tepkilerini bastırmayı öğrenirken, kız çocuklar “nazlı” ya da “utangaç” oldukça daha kabul görebilir (Kane, 2006; Martin & Ruble, 2004).
Simone de Beauvoir’ın yıllar önce dile getirdiği “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözü, bu rollerin doğuştan gelmediğini, toplumsal olarak inşa edildiğini açıkça ortaya koyar (de Beauvoir, 1949/2010, s. 13). Ne var ki bu inşa süreci, bireyleri çoğu zaman kendi potansiyellerine ulaşmaktan alıkoyar.
“Kadın Gibi”, “Erkek Gibi” Davranmak Ne Demek?
Kadınsı ve erkeksi davranışlar dediğimiz şeyler nedir? Kadınların daha şefkatli, erkeklerin daha analitik olması gerektiğine dair inançlar sadece kalıplaşmış algılara dayanır (Hyde, 2005). Araştırmalar, kadınların biyolojik olarak daha duygusal olduklarına dair bir kanıt sunmuyor (Kring & Gordon, 1998; Fischer & Manstead, 2000). Aksine, duygularını ifade etmek için sosyal olarak daha çok izin verilen bireyler olmaları, bu farkın temelini oluşturuyor (Brody & Hall, 2008). Benzer şekilde, liderlik ve rekabet gibi özellikler “erkeklik”le ilişkilendirilse de, bu özelliklerin gelişiminde deneyimlerin, teşviklerin ve fırsat eşitliğinin rolü daha büyüktür (Eagly & Carli, 2007; Rudman & Phelan, 2008).
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bir davranışın bir cinsiyette daha sık görülmesi, onun o cinsiyete özgü olduğu anlamına gelmez. Toplumsal normlar, belirli davranışları bazı gruplarda teşvik ederken diğerlerinde bastırabilir. Bu da zamanla bir “doğal eğilim” yanılgısı yaratır (Fine, 2010; Hyde, 2005).
Davranışlara Değil, İnsanlara Cinsiyet Biçiyoruz
“Kadın gibi gülme”, “erkek gibi yürü”, “kız gibi konuşma” gibi ifadeler, yalnızca davranışlara değil, insanlara da cinsiyet atfeder (Butler, 1990; Cameron, 2005). Oysa yürümek, gülmek, konuşmak; yani insan olmanın sıradan edimleri, neden bir cinsiyetin tekelinde olsun?
Bu roller yalnızca bireysel değil, yapısal düzeyde de pekiştirilir. Aile içinde çocuklara alınan oyuncaklardan, okul müfredatında kullanılan örneklere; dizilerdeki karakter temsillerinden iş yerindeki terfi kriterlerine kadar birçok kurum, bu rolleri sürdürmekte aktif rol oynar (Connell, 2005; Ridgeway & Correll, 2004).
Toplumsal cinsiyet rolleri, sadece kadınları değil, erkekleri de kalıplara hapseder. Erkekler için duygu göstermek “zayıflık”, kadınlar için öfke “yakışıksızlık” olarak görülür. Bu çifte standartlar, kişisel özgürlüğün önüne geçmekle kalmaz, ruh sağlığını da derinden etkiler (Mahalik et al., 2003; Jack & Ali, 2010). Zamanla kişiler, toplumsal onay uğruna gerçek benliklerini bastırabilir.
Ne Yapmalı?
Toplumsal cinsiyet rolleriyle mücadele, yalnızca “herkes her şeyi yapabilir” demekle bitmiyor. Gerçek eşitlik, insanların cinsiyetlerinden bağımsız olarak özgürce seçim yapabilecekleri alanlar yaratmakla mümkün olur. Kadınlar duygusal olabilir ama sadece kadınlar değil; erkekler lider olabilir ama sadece erkekler değil. Bu yetenekler, bir cinsiyete ait doğuştan özellikler değil, insan olmanın çeşitliliğidir.
Toplumun her bireye şunu diyebilmesi gerekir: “Ne hissediyorsan ifade edebilirsin, ne yapmak istiyorsan deneyebilirsin (Butler, 1990; Connell, 2005).” Bu söylem; çocukların oyuncak seçimlerinden, gençlerin meslek tercihlerine; yetişkinlerin duygusal ilişkilerinden, iş yaşamındaki pozisyonlara kadar her alanda geçerli olmalıdır. Eğitim politikalarından medya içeriklerine, aile içi iletişimden iş yerindeki liderlik anlayışına kadar birçok düzeyde toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyen yaklaşımlara ihtiyaç var. Müfredatlarda, çocuklara yalnızca bilgi değil, farklılıklara saygı da öğretilmeli. Reklamlar ve diziler, klişe cinsiyet temsillerini yeniden üretmek yerine, gerçek hayatın çeşitliliğini ve eşitlik fikrini yansıtmalı. Aileler, çocuklarını “kız gibi ağlama” ya da “erkek adam böyle yapmaz” gibi kalıplarla değil, duyarlı ve özgür bireyler olarak yetiştirmeli.
Toplumda asıl konuşulması gereken şey roller değil, olanaklardır. Toplumsal yapı, bireyleri kadınlık ve erkeklik sınırlarına göre değil, kişisel yetenek ve arzularına göre değerlendirecek şekilde dönüştürülmelidir. Çünkü mesele, kadınsı ya da erkeksi olmak değil; insan gibi, özgürce, kendin olarak yaşayabilmektir.


