Pazartesi, Haziran 22, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

BU YALNIZCA SİTEM

“Modern yetişkinliğin görünür olma ihtiyacı, kimlik inşası ve kuşaklar arası aktarım üzerine bir gözlem yazısı.”

Nerede oturduğumun, hangi pencereden baktığımın bir önemi yok. Nereye, nereden bakarsam bakayım aynı manzarayla karşılaşıyorum: Derin bir saygı arayışında kaybolmuş yetişkinler…

Uzun zamandır bunu yazmamak için direniyor kalemim. Çünkü insanın sürekli maruz kaldığı bir şeyi tarif etmeye çalışması, onu anlamaktan daha yorucu olabiliyor. Günlük yaşantımın neredeyse her anında, her ne kadar bu ifadeyi kullanmayı sevmesem de, maruz kaldığım birçok yetişkin bir yerlerde var olabilmek için benliğini göz önüne çıkarmaya çalışıyor. Sanki varlığı hissedilmediğinde yok olacakmış gibi, bulunduğu her ortama kendinden bir iz bırakma telaşı taşıyor.

Karşıma çıkan şey çoğu zaman unvanlara ve statülere sığınmış, içi yeterince doldurulamamış kimlikler oluyor. Boş kimlik nasıl olur diye düşünüyorum bazen. Sonuçta her edinimin ardında bir emek, bir süreç, bir çaba vardır. Fakat sonra başka bir düşünce beliriyor zihnimde: İnsan gerçekten değer verdiği şeyi bu kadar kolay harcayabilir mi? Emek verilen şey korunur, geliştirilir, taşınır. Oysa bugün birçok kimlik yalnızca görünür olmanın aracı hâline gelmiş durumda. Kişiliğin yerini pozisyonlar, karakterin yerini etiketler alıyor.

Sınırları belirsiz olanların sesleri yüksek çıkıyor. Duyulduklarından emin olamadıkları için kendilerini yükselterek var etmeye çalışıyorlar. Kısa bir göz teması yakalayabilirseniz iletişim adına şanslısınız. Aksi hâlde konuşulanı iki kişi anlıyor: biri konuşan, diğeri ise duyurulmak istenen kişi. Diyalog yerini gösteriye bırakıyor. Anlaşılmak değil, fark edilmek önem kazanıyor.

Belki de bu yüzden onay almayacakları hiçbir yerde görünür değiller. Varlıkları bile bir kabule, bir izne bağlıymış gibi duruyor. Kendi başlarına kaldıklarında neyle karşılaşacaklarından emin değiller sanki. Kaçtıkları şeyin ne olduğuna karar vermek güç: Sahipsiz düşünceler mi, bağımlı duygular mı, yoksa sessizlikte duyulacak iç ses mi? Ancak şurası açık ki farkındalık, yüzleşme cesaretini her zaman beraberinde getirmiyor.

Sistem ise kusursuz biçimde işlemeye devam ediyor. Aynı yere hizmet edenleri alkışlıyor, ödüllendiriyor, görünür kılıyor. Böylece çark dönüyor. Gösterişli organizasyonlar, özenle hazırlanmış detaylar, kusursuz estetik, profesyonel sunumlar… Fakat tüm bu ihtişamın içinde gülümsemeler yalnızca bir fotoğraf karesi kadar sürüyor. Kutlamalar büyük, etkileri geçici. Bir sonraki alkışa kadar herkes yeniden eksik hissetmeye başlıyor. Ve çoğu zaman geriye kalan tek şey, anlamlandırılamayan bir hüsran oluyor.

Tüketilen yalnızca nesneler değil artık. Anılar da tüketiliyor. Bir zamanlar eski bir bez parçasını yıllarca saklayan yetişkinlerden, bugün değerini depolama alanına göre belirleyen yetişkinlere uzanan bir dönüşüm yaşanıyor. Hatırlamak yerini kaydetmeye bırakıyor. Yaşamak ise çoğu zaman belgelemeye. İnsanlar anın içinde bulunmaktan çok, o anın ileride nasıl görüneceğiyle ilgileniyor.

Yetişkinler… Yetebilenler… Yetmek…

Bir kavramın üzerine fazlaca düşününce anlamsızlaşması gibi, bu kelimeler de zihnimde anlamını kaybetmeye başladı. Çünkü karşılıklarını gözlemleyemiyorum. Bir bankta da otursam, bir tahtta da; baktığım hiçbir yerde gerçekten yetebilen birine rastlayamıyorum.

Yetmeyi mi öğrenemediler? Yoksa kendi yetilerini hiç keşfedemediler mi? Belki de sürekli bir yerlere, birilerine, birtakım beklentilere yetişmeye çalıştılar. O kadar uzun süre yetişmeye odaklandılar ki durup kendilerine bakmayı unuttular. İnsan kendine yabancılaştığında ise ne kadar şey edinirse edinsin eksiklik hissi peşini bırakmıyor.

Kesin olan şu: Büyüyen bedenlerin içinde derin bir boşluk var. Ve daha da düşündürücü olan, bu boşluğu doldurmaya yönelik güçlü bir arayışın da görünmüyor oluşu. Onların yerine düşünenler, onlar adına karar verenler, ne hissedeceklerini ve ne isteyeceklerini belirleyenler var oldukça gerçeği merak etmeye dair dürtü gelişmeyecek. Çünkü merak, özgür alan ister. Sorgulama, risk almayı gerektirir. Hazır cevaplarla büyüyen zihinler ise soru sormayı zamanla unuturlar.

Hazır olana yönelmek artık bir tercih olmaktan çıkıp temel bir ihtiyaç hâline gelmiş durumda. Bilgi hazır, deneyim hazır, kimlik hazır, hatta duygular bile çoğu zaman hazır kalıplar içinde sunuluyor. Bunun doğal sonucu olarak sınırlar bulanıklaşıyor. Alanını bilmeyen bireyler, ait olmadıkları yerleri deneyimlemek zorunda kalıyor. Her şeye erişebilmenin, her şeyi hak etmek anlamına geldiği yanılgısı yaygınlaşıyor.

Oysa dokunulmazlık büyük bir yanılsamadan ibaret. İnsan olmanın en temel gerçeklerinden biri sınırlarla karşılaşmaktır. Ancak sınır fikriyle temas etmeyen bireyler, engellenmeyi adaletsizlik; beklemeyi ise başarısızlık olarak algılamaya başlıyor. Böylece büyüyen bedenler, küçülen ruhlarla yer değiştiriyor. Sınırsızlık yanılsaması içinde çoğalan bu insanlar, aslında kendi sınırlarını hiç tanımamış oluyorlar.

Peki ya yeni nesil? Bugün oldukları gibi görünemeyen, sürekli mükemmele ve kusursuzluğa oynayan, her şeye erişmeye çalışan ama çoğu şeyi eksik bırakan ebeveynlerin on beş ya da yirmi yıl sonraki yansımaları nasıl olacak? Şu an yalnızca gördüklerini tekrar ediyorlar. Öğrenmek adına programlanmış bu muazzam mekanizma, eline uzanan her alanı zorlayan; hak ediş kavramını genelleyen ve sınır fikrini dahi kabul etmeyen bir anlayışla büyüyor. Kendilerini tanımadan özgüvenli olmaları, emek vermeden yeterli hissetmeleri, beklemeden ulaşmaları öğretiliyor.

Belki de asıl mesele burada başlıyor. Çünkü boşluklar miras bırakılabilir. Yüzleşilmemiş eksiklikler kuşaklar boyunca aktarılabilir. Bugünün edinilmiş boş kimlikleri, yarının hazır alınmış kimliklerine dönüşebilir. Ve eğer insan kendi sınırlarını, kendi değerini, kendi sorumluluğunu keşfetmezse; büyümek yalnızca fiziksel bir değişim olarak kalır.

O zaman geriye şu soru kalıyor: Gerçekten büyüyor muyuz, yoksa yalnızca yaş mı alıyoruz?

Buse Nur Kelment
Buse Nur Kelment
Buse Nur Kelment, psikoloji lisansını yüksek onur öğrencisi olarak tamamlamıştır. Lisans öğreniminde ruh sağlığı kapsamında çeşitli terapi eğitimleri alıp gönüllü/zorunlu olan saha çalışmalarında eğitimlerden edindiği bilgileri pratiğe dökme fırsatı bulmuştur. Süreçte insanı anlamak adına gerek projektif testler aracılığıyla kimlik/yapılanmaları okuyarak, gerekse insan doğasında var olanı merkeze alan faydacı yolda, psikoterapi akışında duyguya teması sanatla harmanlayarak çalışmalarını özgünleştirmiştir. Kelment, aynı zamanda bahsedilen saha çalışmalarında, dahil olduğu uzman nöroloji ekipleriyle fizyolojik yapıya olan merakını keşfetmiştir. Keşfiyle beraber insan mekanizmasındaki karmaşayı muazzam işleyen bir çark olarak anlamlandırabilmeyi ve yazar olarak ürettiği içeriklerde aktarabilmeyi kendine misyon edinmiştir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar