İnsan, tek başına anlam üreten bir varlık değildir. Anlam, çoğu zaman bir başkasıyla, bir ilişkiyle, bir temasla doğar. Kişi kendisiyle, bir diğeriyle, içinde yaşadığı âlemle ve tabiatla bağ kurabildiği ölçüde hayatına anlam katabilir. Bu yüzden insan olmak, bir sistemin parçası olmayı; anlamlı bir bütünün içinde yer almayı gerektirir. Bağ kuramadığımızda yalnızca ilişkilerimiz zayıflamaz; varlığımız da yara alır. Bizi destekleyecek, teselli edecek, duygularımıza eşlik edecek birine sahip olamamak; yalnızlığı derinleştirir ve acıyı ağırlaştırır. Acımızı hissedecek, ona ortak olacak birinin yokluğu, yarayı çoğu zaman daha da büyütür. İnsan, var olduğunu bir başkasının gözlerinde fark eder. Bu yüzden sadece sevilmek değil, görülmek isteriz. Bir başkasının bizim mevcudiyetimize ayna olmasını; ruhumuzun yükseliş ve alçalışlarına tanıklık etmesini bekleriz. Hayatın medcezirlerinde yanımızda duracak, karanlıkta kalan yanlarımızı bilecek, yenilgilerimize yoldaş olacak birine ihtiyaç duyarız. Düştüğümüzde elimizden tutacak, kırıldığımızda omuz verecek birinin varlığı; insan ruhu için iyileştiricidir. Bu tanıklık olmadan yaşanan hayat, çoğu zaman sessiz bir yalnızlığa dönüşür.
Bağ Kurma İhtiyacı ve Temelleri
Bağ kurma ihtiyacı, insanın doğuştan getirdiği bir gereksinimdir. Bir bebeğin sağlıklı ve güvenli bağlanabilmesi için doğduğu andan itibaren temasa ihtiyacı vardır. Anneyle kurulan fiziksel temas, ten tene yakınlık, ilerleyen süreçte göz göze gelme süresinin artması; bebeğin dünyayı güvenli bir yer olarak algılamasının temelini oluşturur. Annenin kapsayıcı varlığı, bebeğin yalnız olmadığını hissetmesini sağlar. Bu ilk ilişki, ileride kurulacak tüm bağların zeminini hazırlar. Görülmek, duyulmak ve tutulmak; insanın ruhsal gelişiminin en erken yapı taşlarıdır. Yetişkinlikte kurulan romantik ilişkiler de benzer bir ihtiyaçtan beslenir. Partnerimizin bizi görmesi, duyması, bize kulak vermesi ve yol arkadaşı olması; ilişkide güven ve anlam duygusunu besler. Gözlerin varlığımıza değmesi, ruhların birbirine temas edebilmesi; aşkın iyileştirici yanını oluşturur.
Kırılganlık ve Kendinden Vazgeçiş
Ancak bağ kurma ihtiyacı bazen, kendimizi kaybetme pahasına sürdürülmeye çalışılabilir. İşte tam bu noktada aşk, besleyen bir alan olmaktan çıkıp kişinin benliğini bulanıklaştıran bir zemine dönüşebilir. Çünkü sevdikçe kırılganlaşırız. Bağlar derinleştikçe, kalbimizi kırabilme yetkisini de bir ötekine teslim ederiz. Sevmek, sadece yakınlaşmak değildir; aynı zamanda yaralanabilir hâle gelmektir. Bu yüzden sevgi, insanı güçlendirdiği kadar savunmasız da kılar.
Senai Demirci bu kırılganlığı şöyle anlatır: “Sevdiyse insan, ipleri uzar, umulmadık yerlerinden düğümlenir. Apansız yerlerden çekilmeye başlar. Elleri ayakları ipe bağlı kuklalar gibi başkasının parmak uçlarına teslim olur. Sevdiğinin bir nefesiyle fırtınaya tutulur. Apansız suskunluğuyla zindana sürülür. Kırık bir hecesiyle ateşlere atılır. Sevmek, incinmeyi göze almaktır. Sevmezsen, kimse incitemez seni.’’
O hâlde sevmek bir savaş meydanı mıdır? Kendini sipere atmak, yara almayı, sarsılmayı, incinmeyi göze almak mıdır? Sevgi adına verilen her taviz, sınırlarını silmeye başladığında kendinden vazgeçmeye başlar. İşte tam burada, aşk iyileştirici bir bağ olmaktan çıkıp; kişinin kendisini geri plana ittiği, sustuğu, küçülttüğü bir alana dönüşür.
Bağlanma Örüntüleri ve İlişki Döngüleri
İlişkilerde kişinin kendini kaybetmesi çoğu zaman bir anda olmaz. Bu süreç, genellikle bağlanma biçimleriyle yakından ilişkilidir. Özellikle kaygılı ve kaçıngan bağlanma örüntülerinde, aşk insanı besleyen bir alan olmaktan çıkıp yıpratıcı bir döngüye dönüşebilir. Kaygılı bağlanan bireyler için ilişki, yoğun bir sevilme ve terk edilme korkusu etrafında şekillenir. Partnerin telefonuna cevap vermemesi, mesajı geç okuması ya da kısa bir sessizlik; bu kişilerde derin bir kaygı yaratabilir. Zihin hemen olası senaryolarla dolar:
“Bir şey mi yaptım?” “Beni artık istemiyor mu?” “Kaybediyor muyum?”
Sevgiden Bağımlılığa Geçiş
Bu tarz ilişkilerde bağ, besleyici bir temas olmaktan çıkarak bağımlılık geliştiren bir yapıya dönüşebilir. Bağımlılık geliştiren kişiler için ilişki; paylaşım alanı değil, varoluşun merkezi hâline gelir. Kişi zamanla kendi benliğinden uzaklaşır ve karşı tarafı hayatının odağına yerleştirir. “Onsuz yapamam”, “Her şeyim o”, “O varsa ben varım” gibi cümleler, sevginin derinliğinden çok kimlik kaybının işaretleri hâline gelir.
Bu tür ilişkilerde birey, kendisini “biz”in içinde eritir. Ancak burada kurulan “biz”, iki eşit varlığın birlikteliği değil; birinin silikleştiği, diğerinin merkeze alındığı dengesiz bir yapıdır. Zamanla kişinin kendi ihtiyaçları, duyguları ve sınırları görünmez olur. Sevgi, karşılıklılıktan çıkar; sürekli verme, fedakârlık yapma ve memnun etme çabasına dönüşür. Oysa gerçek sevgi; iki bireyin hem birlikte hem de ayrı ayrı var olabildiği bir ilişki alanı kurabilmektir. Sağlıklı bir bağda: Sen varsın, Ben varım ve bunların üzerine inşa edilen bir Biz vardır. Bu ilişkilerde bireyler, birbirlerinin sınırlarına ve ihtiyaçlarına saygı gösterir. Bağımlılıkta ise bu denge bozulur. Kişi, partneri olmadan kendini eksik, yetersiz ve değersiz hissedebilir. Bu nedenle kendi duygularını bastırır, ihtiyaçlarını geri plana atar ve sürekli karşı tarafın onayını almaya çalışır. “Sevilmek” uğruna yapılan fedakârlıklar, zamanla kişinin kendi varlığını yok etmesine neden olur. Bağımlı bağlanma örüntüsünün kökleri çoğu zaman çocukluk dönemine uzanır. Şartlı sevgiyle büyütülen çocuklar;
“İyi olursan sevilirsin”, “Başarılıysan değerlisin”, “Yaramazlık yapmazsan kabul edilirsin”
gibi mesajlarla sevginin bir ödül olduğu inancını içselleştirir. Bu çocuklar için sevilmek; kendisi olmak değil, beklentilere uyum sağlamak anlamına gelir. Kendi ihtiyaçlarını geri plana atmayı, hayır dememeyi ve sınır koymamayı öğrenirler. Bu öğrenilmiş kalıplar, yetişkinlikte romantik ilişkilere taşınır.
Romantik ilişkilerde bu kişiler:
-
Ayrılma korkusuyla sürekli tetikte olabilir,
-
Partneri kaybetmemek için kendinden vazgeçebilir,
-
Hayır diyemez, sınır koyamaz,
-
Karşı tarafın ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyar.
Yani; sevgi, onlar için sürekli tetikte olunan bir mücadele hâline gelir.
Sonuç
Gerçek sevgi, insanın kendi özünü kaybetmeden var olabildiği yerdir. Yakınlıkla mesafe arasındaki dengeyi kurabildiği, ne kendini feda ettiği ne de ötekini yok saydığı bir alan… O hâlde kalbimize şu soruyu sormanın tam zamanı: İlişkilerimizde ne kadar kendimiz olarak var olabiliyoruz? Bu soruya verdiğimiz dürüst cevap, farkındalık yolculuğumuzun en önemli adımı olacaktır.


