Bu metin bir klinik tanı beyanı değildir. Kendimi burada AuDHD ya da başka bir nörolojik tanı kategorisi altında kesin biçimde konumlandırmıyorum. Buna rağmen yaşam öykümde nöroçeşitlilik literatüründe tartışılan birçok deneyim örüntüsüyle güçlü kesişimler görüyorum: yoğun duyusal hassasiyet, sosyal dünyanın mikro-sinyallerini ayrıntılı okuma, adalet ve tutarlılık ihtiyacını bedensel düzeyde hissetme, yüksek uyarımlı ortamlarda regülasyon için geri çekilme ihtiyacı ve çocukluktan itibaren süren derin bilişsel bağlantısallık.
Doğal kabul edilen kadın/erkek tanımlarını kıran, kimi bağlamlarda “üçüncü” cinsiyet şemsiyesi altında adlandırılmaya çalışılsa da herhangi bir kategoriye bütünüyle sığmayan bir beden/bilinç çeşitlenmesiyle yaşamak, bana normatif kategorilerin kırılganlığını çok erken öğretti. Bedenimin ve bilincimin, toplumun kesin sınırlarla düzenlemeye çalıştığı cinsiyet haritasına yerleşmemesi yalnızca biyolojik ya da sosyal bir durum değil, aynı zamanda algısal bir eğitimdi.
Tanıların, açıklamaların ve tıbbi konuşmaların içinden geçerken zaman zaman kendimi anlaşılmaya çalışan bir özneden çok, incelenen bir laboratuvar nesnesi gibi hissettim. Oysa ben bir vaka, örneklem ya da istisna değilim; duyumsayan, ilişki kuran, anlamı keşfeden, sınırlarını fark eden ve regüle olabilmek için kanallar açan canlı bir varoluşum. Bu yüzden bu metinde kavramları, Platon’un idea evreninin aksine, nominalist bir bağlamda, yaşayan beden/bilinç deneyimine yaklaşabilmenin araçları olarak ele alıyorum.
Çocuklukta Kurulan Kapalı Devreler
İlkokulda tahtaya bakıp evrenin sonlu olup olmadığını, sonluysa sınırının ötesinde ne bulunduğunu düşünürdüm. Sistemim o kadar yoğun çalışırdı ki bazen bir tür kısa devre yaşardım. Dışarıdaki tektipleştirici algı nedeniyle çoğunlukla yanlış anlaşılır, uyumsuzluk gibi okunan hâllerim yüzünden cezalandırılırdım. Öğretmenin bir gün “Sen uzaylı mısın?” diye sorması, o anda çocukça bir dalgınlığa verilen tepki gibi görünmüş olabilir. Bugünden baktığımda, bu sahneyi bazı zihinlerin derinlik, hız ve bağlantısallık kapasitesinin ortalama pedagojik sistemler tarafından nasıl tanınamadığının erken bir göstergesi olarak okuyorum.
Çocukluk oyunlarım da bugün bana daha anlamlı görünüyor. Koltukları birleştirerek kapılar, geçitler ve engeller kurar, anahtarlar toplar, doğru anahtarı doğru kapıyla eşleştirerek belirli bir sürede o alanlardan geçmeye çalışırdım. Bazen kendime bilerek engeller koyar, onların üzerinden yuvarlanarak ya da atlayarak ilerlerdim. Bu oyun yalnızca eğlence değildi; beden, zaman, mekân, bellek, sıralama ve problem çözme arasında kurduğum kapalı devre bir sistemdi. Kendi sinir sistemim için hem problemi hem de çözümü tasarlıyordum. Lego da benzer biçimde, parçalar arasındaki ilişkinin bütünü nasıl ayakta tuttuğunu, yaratmanın enginliğini gösteren somut bir düşünme ve deneyimleme alanıydı.
Dünyayı Müzik Olarak Okumak
Bu tür bir algı dünyayı yüzeyden almaz. Sesleri, yüzleri, bedenleri, mekânları, niyetleri, çelişkileri, suskunlukları ve sembolleri birbirine bağlı bir anlam ağı olarak algılar. Bu nedenle “çok düşünme”, “boş ver”, “rahatla” gibi öneriler içeriden neredeyse imkânsız bir talep haline gelir. Çünkü bazı sistemler dünyayla ancak anlamlandırarak regüle olur. Benim için bir denizde yüzmek yalnızca suya girmek değildir; o suyun oraya nasıl geldiğini, hangi döngülerden geçtiğini, bedenime nasıl temas ettiğini, moleküler düzeyde nasıl bir varlıkla karşılaştığımı, ortaklıklarımızı bilmek deneyimin keyfini azaltmaz, derinleştirir. Anlamak mesafelenmek değil, temasın bir biçimidir.
Mesele fazla düşünmeyi seçmek değil, dünyanın bana çok katmanlı duyumsal bir müzik gibi gelmesidir. Bu müziği gürültüye dönüştürmeden duyabilmem, ayırt edebilmem ve ona kendi cevabımı verebilmem için daha fazla alana, sessizliğe ve zamana ihtiyaç duyarım. Bu deneyimi anlatmak için “yüksek çözünürlüklü bir sistem” ifadesini kullanıyorum. Burada amaç üstünlük iddiası değil, yüksek algısal kapasite ile yüksek hassasiyetin aynı sistemde birlikte bulunmasını anlatmaktır. Hızlı işleyen bir sistem daha fazla örüntü yakalayabilir; fakat aynı zamanda kendini koruyacak ritimlere ihtiyaç duyar. Bu hayatidir.
Canlılıkla Temas ve Temasın Ritmi
Bu algısal açıklık başka türlerden hayvan bireylerle ve özel ilgi isteyen insanlarla temasımda da belirginleşir. Sözel açıklamaya yaslanmayan beden dilleri, ritimler, çekilmeler, yaklaşmalar, bakışlar, küçük davranış değişimleri, mikro mimikler ve hisler benim için çoğu zaman doğrudan okunabilir bir alandır. Farklı ifade biçimlerini, bireylerin ihtiyaçlarını, sınırlarını ve duygulanımlarını dikkatle işleyerek kavrayabilirim. Böylelikle insan olan ya da olmayan duyarlı bir canlıyla, güvene dayalı, birlikte açılan ve bütünlüklü iletişim kanalları keşfedebiliriz. Daha fazla dikkat, sabır ve duyusal incelik isteyen kişilerle kurduğum temaslarda da söylenmeyenin bedende nasıl ifade bulduğunu izleyebilirim. Bu mistik bir yeti değil; dikkat, deneyim, duyusal açıklık ile öteki bene yönelmiş etik-estetik bir merak, değer ve temas biçimidir.
Yakınlık çoğu zaman açık cümlelerle değil, sembollerle, şarkılarla, göndermelerle, bedenin küçük hamleleriyle, bakışlarla ve temaslarla kurulur. Bazı karşılaşmalarda iki yoğun sinir sistemi de doğrudanlığın ağırlığı karşısında paralize olabilir; bu yüzden temas önce dolaylı, ritmik ve düşük yoğunluklu bir dil kurar. Benim sistemim bu dili algılayabilir, çoğu zaman inceliğini duyabilir. Fakat temasın bir anda yoğunlaşıp sonra tamamen kesilmesi, tekrar tekrar açılıp kapanması, bende güçlü bir bedensel yük yaratır. Sürekli uyarılmak da uyarılmanın bütünüyle bırakılması da sistemimi zorlar. Bu nedenle güvenli yakınlık, ani itiraflar ya da sert açıklıklar değil, yumuşak, yavaş, ama teması tümüyle koparmayan bir yaklaşma biçimidir.
Sonuç: Tercüme Hakkı
Benim için adalet yalnızca ahlaki bir ilke değil, somatik bir alarmdır. Bir şeyin yanlış, tutarsız, sahte, hiyerarşik ya da örtbas edilmiş olduğunu algıladığımda buna yalnızca zihinsel olarak itiraz etmem, bedenim de tepki verir. Geçmişte bağımlılıkların benim için gördüğü işlevi de bugün bu bağlamda okuyabiliyorum. Bağımlılık yalnızca irade eksikliği ya da kaçış olarak anlaşılmamalıdır. Bazı yaşam öykülerinde bağımlılık, regülasyon kapasitesi henüz tanınmamış bir sinir sisteminin kendini susturma, yavaşlatma ya da dış dünyanın yoğunluğundan geçici olarak ayrılma girişimi olabilir. Bugün geri çekilme ihtiyacımı bir arıza olarak değil, koruma protokolü olarak görüyorum.
Mesele artık “uzaylı” olmanın ne demek olduğunu idrak etmiş olmamdır. Bu ifade, dışarıdan bakıldığında yabancılık gibi görünen şeyin içeriden bakıldığında başka bir algı düzeni, başka bir ritim ve başka bir çözünürlük olduğunu fark etmek anlamına geliyor. Bu metin bir tanı talebi, üstünlük iddiası ya da mağduriyet anlatısı değildir; yaşayan bedenin ve bilincin kavramlardan önce geldiğini hatırlatan bir tercüme denemesidir. Nörodiverjanlık, bedensel çeşitlenme, regülasyon, adalet, temas ve anlam arayışı burada birbirinden kopuk başlıklar değil, aynı organizmanın farklı katmanlarıdır. Mesele, dünyayı başka bir çözünürlükte algılayan bir sistemin kendini dünyaya tercüme etme hakkıdır.
Bu metni, normal olduğu iddia edilen tektip sistemlerin dışına taşan biricik varoluşlara; kendi ritimlerini araştırmaları, sınırlarını korumaları, temas biçimlerini onurlandırmaları ve anlam haritalarını dünyayla paylaşmaları için küçük de olsa bir alan açması niyetiyle kaleme aldım. Kendimizi ve birbirimizi tanıdıkça, birlikte olmak ile tek başına olmak arasındaki uçurumlar silikleşir, değerli paylaşımların, üretimlerin, yaratımların ve deneyimlerin önü açılır.


