“İnsan beyni harika bir organdır; doğduğunuz anda çalışmaya başlar ve topluluk önünde konuşmak için ayağa kalktığınız ana kadar hiç durmaz.” Mark Twain’in bu ironik sözü, topluluk önünde, kalabalık bir ortamın karşısındayken hissettiğimiz gerginliğe, hatta bazen yaşadığımız o donup kalma hissine işaret eder. Doğduğumuz andan itibaren müthiş bir hızla çalışan, düşünmeye hiç ara vermeyen beynimiz, neden topluluk önünde konuşacağımız o anda durmuş gibi hisseder?
Psikoloji literatüründe bu duruma “glossofobi” adı verilir. Bu kaygı basit bir utangaçlık durumundan öte olup bilişsel çarpıtmaların ve fiziksel belirtilerin de eşlik ettiği bir ruhsal durumdur. Kaygı, bireyin potansiyel bir tehdit algısına karşı verdiği duygusal ve fizyolojik bir tepkidir (American Psychiatric Association [APA], 2013). Topluluk önüne çıktığımızda, beynimizdeki amigdala, izleyicilerin bakışlarını fiziksel bir tehdit (örneğin vahşi bir hayvan) gibi algılayarak “savaş ya da kaç” tepkisini tetikler. Bu süreçte sempatik sistem devreye girer; adrenalin ve kortizol hormonlarını salgılar. Bodie (2010), bu durumu bedenin bir “hayatta kalma mekanizması” olarak tanımlar. Konuşma esnasında bu durum kalp atış hızı, solunum hızlarının artması ve terleme şeklinde kendini gösterir.
Sosyal Kaygı ve Öz Yeterlilik Kavramı
Dünya Psikiyatri Birliği’nin yapmış olduğu sıralamada topluluk önünde konuşma kaygısı, sosyal kaygı başlığı altında yer bulmuştur (Eren Gümüş, 2000). Bu korku, her dört kişiden üçünde görülen en yaygın psikolojik problemlerden biridir ve bir çeşit sosyal fobi olarak nitelendirilebilmektedir (Niles, Craske, Lieberman ve Hur, 2015). Sosyal bilişsel kuramın öncüsü Albert Bandura da bu korkuyu bir fobi olarak nitelendirir ve bu noktada kuramı iyi bir açıklayıcı işlev görür. Bandura öz yeterlik; bireyin kendine olan inancıyla yapabileceği etkinlikleri organize edebilme ve yapabilme potansiyeli olarak ifade etmiştir (Nabavi, 2012).
Bandura’nın öz yeterlilik kavramına göre topluluk önünde konuşma kaygısı aslında bir yetenek sorunu değil, kişinin baskı altında görevi başaramayacağına dair olan inancıyla ilgili bir problemdir. Bandura bu durumu şöyle açıklar: “İnsanların yetenekleri ile bunları eyleme dökme kapasiteleri arasında her zaman bir boşluk vardır. Öz-yeterlilik inançları, insanların sahip oldukları becerilerle neler yapabileceklerine dair yargılarıdır; sahip oldukları becerilerin kendisi değildir” (1977). Bu beceriyi geliştirmek için Bandura’nın kuramı bizlere çeşitli öneriler sunar.
Öz yeterliliği düşük olan kişiler, stresle ilgili bedensel tepkileri yaklaşan başarısızlığın bir işareti olarak görürken; öz yeterliliği yüksek olan insanlar bu belirtileri itici bir güç olarak yorumlar. Dolayısıyla önce bu fiziksel belirtileri endişelenilmesi gereken bir sorun olarak görmeyi bırakıp, bedenimizde artan enerjinin bir göstergesi olarak görmemiz gerekir. Bandura, öz yeterliliği düşük olan insanların zihinlerinde olayları felaketleştirdiğini söyler. Bu kişiler, karşısındaki insanların onu her durumda eleştireceğini düşünür; sanki herkes onun hata yapmasını beklemektedir.
Bilişsel Süreçler ve Performans İlişkisi
Bartholomay ve Houlihan’ın (2016) sosyal bilişsel kuram perspektifinden yaptığı çalışmada da öz yeterlilik kavramı üzerinde durulmuştur. 159 öğrenci üzerinde yapılan analizler, en belirgin kaygı unsurunun ‘içeriği unutma korkusu’ gibi bilişsel süreçler olduğunu göstermektedir. Kişinin performansına duyduğu inancın düşük olması, görevi başaramayacağı yönündeki algısını güçlendirir; bu algı konuşma esnasında fizyolojik ve davranışsal olarak kendini gösterir. Vücuttaki gevşeme azalır, kalp atışı hızlanır ve zihindeki olumsuz düşünce vücudu tetikleyerek konuşma performansını bozar. Performans bozuldukça, kişinin öz yeterlilik inancı daha çok düşer.
Bandura’nın Çözüm Önerileri
Bandura’nın bakış açısına göre bu sorunla baş etmenin çeşitli yolları vardır:
-
Başarı Deneyimleri (Mastery Experiences): Bandura, yönetilebilir başarıları önerir. Kişi çok büyük gruplardan ziyade önce kendi aile ve arkadaş çevresi gibi küçük, güvenli gruplarda başarı denemeleri yaparak “başarabildiğini” bizzat deneyimlemeli ve başarısız olacağına dair inançlarını azaltmalıdır.
-
Dolaylı Yaşantılar ve Modelleme: Kuramın en güçlü yanlarından biri olan modelleme sürecinde; kişiye kendisine benzer özelliklere sahip olan (yaş, deneyim veya benzer kaygıları taşımış) ve bu kaygıyı başarıyla yenmiş birileri gösterilir. Kişi, model aldığı bireyin stratejilerini ve başarısını gözlemlediğinde, “o yaptıysa ben de yapabilirim” şeklinde bir bilişsel süreç geliştirir. Bu dolaylı tecrübe, bireyin kendi yeteneklerine dair yargısını olumlu yönde değiştirerek öz yeterlilik inancını yükseltir.
-
Sosyal İkna: Kişinin çevresindekilerin ona güven vermesi, olumlu ve yapıcı öneriler ile geri bildirimlerde bulunması motivasyonu artırır.
-
Fizyolojik Uyarılmayı Yeniden Etiketleme: Yüksek kalp atış hızı ve terleme gibi belirtileri korku olarak yorumlamak kaygıyı artırır. Bunun yerine bu belirtileri “heyecan” veya “vücudun yüksek performans için hazırlanması” şeklinde yeniden etiketlemek, kaygının daha iyi kontrol edilmesini sağlar.
KAYNAKÇA
Bandura, A. (1997). Self-efficacy: The exercise of control. Freeman.
Birben, F. Y. (2024). Sosyal öğrenme kuramı. S. Derin & M. Güçlü (Ed.), Öğrenme psikolojisi içinde (ss. 45–62). Eğiten Kitap.
Ghazali, I. M., Faizul Ganapathy, N. N. D., Hamid, M. H. A., Nasharudin, S. N. S., Jamari, S. ve Rahmat, N. H. (2025). The influence of cognitive factors in public speaking anxiety. International Language & Education Invention, Innovation, Design & Exposition (ILEIID).
Tatlıoğlu, S. S. (2021). Öğrenmeye sosyal-bilişsel bir bakış: Albert Bandura. Sosyoloji Notları Arşivi, 5(1), 15–30.


