Cumartesi, Şubat 21, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bağlanma: Romantik İlişkilerde “Kendine Yetme” Miti ve Gerçeklik

Günümüz ilişkilerinde oldukça yaygın bir inanış, duygusal olarak güçlü olmanın “kimseye ihtiyaç duymamak” ile eşdeğer olduğu yönündedir. Bu bakış açısına göre, romantik ilişkilerde bağlanmak bireyselliği zayıflatır ve kişinin kendilik duygusunu yitirmesine yol açar. Oysa bağlanma teorisi, bu popüler kabulle açık biçimde çelişir. Yakın ilişkilere güvenle bağlanmanın bireyleri daha bağımsız, daha cesur ve psikolojik açıdan daha dayanıklı hâle getirdiğini göstermektedir. Bu yazıda, bağlanma teorisinin temel varsayımlarına dayanarak romantik ilişkilerdeki “kendine yetme” mitini ve buna karşılık biyolojik gerçekliği ele alıyoruz.

Bağlanma Teorisi: Temeller ve Yetişkin Romantik İlişkilerle Bağlantılar

Bağlanma teorisi, insanların romantik ilişkilerde geçmişte edindikleri duygusal kalıpları yeniden canlandırmaya eğilimli olduklarını öne sürer. Teorinin kurucusu John Bowlby, 1950’li ve 1960’lı yıllarda bağlanma temellerinin yaşamın erken dönemlerinde oluştuğunu ve bu yapıların yetişkinlik boyunca etkisini sürdürdüğünü ortaya koymuştur.

Bowlby’nin bu görüşleri, 1987 yılında Hazan ve Shaver tarafından yetişkin romantik ilişkiler bağlamında test edilmiş ve yetişkinlerin tıpkı çocuklar gibi belirli bağlanma stillerine sahip olduğu gösterilmiştir. Bu stiller; güvenli, kaygılı ve kaçıngan bağlanma biçimleridir. Bağlanma stilleri ilk olarak Mary Ainsworth’un bebekler ve anneler üzerinde yürüttüğü çalışmalarla tanımlanmıştır. Ainsworth, çocukların üç temel bağlanma örüntüsü geliştirdiğini ortaya koymuştur:

  • Güvenli bağlanan çocuklar, bakım verenlerini güvenli bir temel olarak kullanarak çevreyi keşfedebilir.

  • Kaygılı bağlanan çocuklar, bakım verenin erişilebilirliğinden sürekli emin olmaya çalışır.

  • Kaçıngan bağlanan çocuklar ise bakım verenin duygusal açıdan uzaklığını deneyimleyerek kendi kendine yetme stratejileri geliştirir.

Yetişkinlik döneminde de benzer örüntüler gözlemlenmektedir:

  • Güvenli bireyler, yakınlığa açıktır ve ilişkilerinde rahat hisseder.

  • Kaygılı bireyler, yoğun yakınlık ihtiyacı duyar ve partnerin sevgisini kaybetmekten korkar.

  • Kaçıngan bireyler, yakınlığı özgürlük kaybı olarak algılayarak duygusal mesafeyi korumaya çalışır.

Dolayısıyla yetişkin ilişkilerindeki yakınlık beklentilerimiz ve ihtiyaç duyma biçimlerimiz yalnızca kişisel tercihlerden ibaret değildir; erken dönem bağlanma kalıplarımızın doğrudan bir yansımasıdır. Bu durum, ilişkilerde sıkça karşılaşılan “duygusal olarak kimseye ihtiyaç duymama” inancını yeniden düşünmeyi gerekli kılar.

Kendine Yetme: Tarihsel Bir Yanlış İnanç

Geçmişte çocukların duygusal olarak kendi kendilerine yetmeleri gerektiğine dair işlevsiz bir inanış oldukça yaygındı. Özellikle 1940’lı yıllarda, çocuklara fazla ilgi göstermenin onları “zayıf ve bağımlı” yapacağı düşüncesi ebeveynlere açıkça aktarılıyordu. Bu dönemde J. B. Watson, ebeveynleri “fazla sevginin tehlikeleri” konusunda uyarmış, çocuğun mutlu ve sağlıklı gelişebilmesi için mümkün olduğunca az duygusal bağlılık kurulması gerektiğini savunmuştur.

Bağlanma teorisinin gelişmesiyle birlikte bu anlayış köklü biçimde değişmiştir. Bowlby ve Ainsworth’un çalışmaları, çocukların yalnızca fiziksel ihtiyaçlarla sağlıklı biçimde büyüyemeyeceğini; duygusal bağ kurmanın gelişimin temel bir bileşeni olduğunu ortaya koymuştur. Bağlanma figüründen yoksun kalan çocukların psikolojik, sosyal ve bilişsel alanlarda belirgin güçlükler yaşadığı gözlemlenmiştir.

Benzer bir söylem yetişkin ilişkilerinde de varlığını sürdürmektedir. Bu bakış açısına göre:

  • Fazla bağlanmak bireyi yetersiz kılar,

  • Güçlü olabilmek için ayrışmak gerekir,

  • Kendi kendini iyileştirmek temel hedeftir.

Ancak biyolojik gerçeklik bu söylemin tam tersini göstermektedir. Bağ kurduğumuz kişilerle fizyolojik ve duygusal sistemlerimiz senkronize olur. Coan, Davidson ve Schaefer’in yürüttüğü elektrik şoku çalışması bu durumu açık biçimde ortaya koymaktadır. Çalışmada evli kadınların beyin taramaları yapılmış ve stres yaratmak amacıyla hafif bir elektrik şoku verileceği bilgisi paylaşılmıştır. Bulgular şu şekilde özetlenmiştir:

  • Elektrik şokunu tek başına bekleyen kadınların stres tepkisi en yüksek düzeydedir.

  • Bir yabancının elini tutan kadınlarda stres belirgin biçimde azalmaktadır.

  • Eşinin elini tutan kadınlarda ise stres tepkisi neredeyse tespit edilemeyecek kadar düşüktür.

Bu sonuçlar, yakın ilişkide olduğumuz birinin fiziksel varlığının bile sinir sistemimizi düzenleyerek bizi daha sakin hâle getirebildiğini göstermektedir. Başka bir deyişle, biyolojik gerçeklik insanın doğası gereği ilişki içinde düzenlendiğini ortaya koymaktadır.

Bağımlılık Paradoksu: Birlikteyken Daha Bağımsız Olmak

Bağlanma literatüründe “bağımlılık paradoksu” olarak adlandırılan kavram, ilk bakışta çelişkili görünen bir gerçeği ifade eder. İnsanlar partnerleriyle yakınlığı sınırlayarak kendi kendilerine yetmeye çalıştıklarında değil, duygusal ihtiyaçları karşılandığında daha bağımsız ve cesur davranabilmektedir.

Bağlanma teorisi, romantik ilişkilerde gerçek gücün ayrışmadan değil, güvenle bağlanabilme kapasitesinden doğduğunu göstermektedir. Bireyler ancak duygusal ihtiyaçları karşılandığında dünyaya daha cesur, daha bağımsız ve daha dayanıklı biçimde açılabilmektedir. Bu nedenle bağlanma perspektifine göre bağımlılık olumsuz bir kavram değildir. Aksine, iki bireyi birlikte olduklarında daha güçlü ve daha bağımsız kılan bir ilişkisel zemini ifade eder.

Kısacası yakınlık, bağımsızlığı azaltmaz; güvenli bağlanma bağımsızlığı besler.

Tüm bu veriler ışığında belki de asıl sorulması gereken şudur:
Yakınlık bizi zayıflatıyorsa, biyolojimiz neden partnerimize bu kadar duyarlıdır?

Kaynakça

Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of attachment: A psychological study of the strange situation. Hillsdale, NJ: Erlbaum.

Bowlby, J. (1951). Maternal care and mental health. Geneva: World Health Organization.

Bowlby, J. (1969). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment. New York, NY: Basic Books.

Coan, J. A., Schaefer, H. S., & Davidson, R. J. (2006). Lending a hand: Social regulation of the neural response to threat. Psychological Science, 17(12), 1032–1039.

Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524.

Levine, A., & Heller, R. (2010). Bağlanma: Yetişkin İlişkilerinin Yeni Bilimi (Çev. D. Tuna). İstanbul: Pegasus Yayınları.

Watson, J. B. (1928). Psychological care of infant and child. New York, NY: W. W. Norton & Company.

Bu yazı, ağırlıklı olarak Levine ve Heller’ın Bağlanma: Yetişkin İlişkilerinin Yeni Bilimi adlı eserinden ve bu eserde aktarılan bağlanma literatüründen yararlanılarak hazırlanmıştır.

Hümeyra Önal
Hümeyra Önal
Hümeyra Önal, Psikolojik Danışman ve yazar olarak lisans sürecini başarıyla tamamlamıştır ve Gazi Üniversitesinde yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir. Lisans sürecinde öğrenci topluluklarında aktif rol oynamış; eğitim sekreterliği, yönetim kurulu başkanlığı, başkan yardımcılığı, organizasyon sorumluluğu gibi birçok görevi tamamlamış ve çeşitli kamplar, zirveler, sosyal sorumluluk projelerinin gerçekleştirilmesinde aktif görev almıştır. Pozitif psikoloji yaklaşımlarına ilgi duymakta ve pozitif psikoloji, teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan psikolojik kavramlar, bu kavramların bireylere etkileri, kişisel gelişim vb. konular üzerine yazılar kaleme almaktadır. Psikolojinin daha ulaşılabilir ve anlaşılır olmasını misyon edinen yazar, bireylerin iyi oluşuna yönelik çalışmalarına devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar