İnsanlar yüzyıllardan beri temel bazı varoluşsal meseleleri sorgularlar. Bu sorulara tatmin edici ve kalıcı cevaplar ararken, evrenin cevabı hep aynıdır: Kayıtsız bir sessizlik. Evrenin ne iyi ne de kötü bir amacı vardır; o sadece vardır.
Felsefenin “absürd” dediği şey ise tam da bu uyumsuzluktan doğar: Anlam talep eden akıllı bir zihin ile ne iyi ne de kötü bir amacı olan, sadece var olan kocaman bir evrenin karşılaşması.
Varoluşçu psikoloji, bu boşluğun oluşturduğu kaygıyı kucaklamaya çağırır bizi. Fransız filozof Jean-Paul Sartre’ın meşhur sözüyle: “Varoluş özden önce gelir.” Yani insan, dünyaya bir amaç (öz) ile gönderilmiş bir nesne değildir. Önce vardır, sonra eylemleriyle, seçimleriyle ve kararlarıyla kendini inşa eder.
Ne olacağımız, gökten inen bir talimatname değil; her an aldığımız riskli bir kararlar dizisidir.
Modern İnsanın Bunalımı: Anlam Yaratma Zorunluluğu
İşte bu noktada modern insanın en büyük bunalımı başlar: Anlam Yaratma Zorunluluğu.
Özgürlük kulağa çekici bir hediye gibi gelse de, varoluşçular için yıkıcı bir yüktür. Çünkü sınırsız seçim, sınırsız sorumluluk anlamına gelir. Eğer hayatın bir amacı yoksa, o amacı bulup yaratmak bizim kaçınılmaz görevimizdir.
Bu sorumluluktan kaçınarak, epik bir kılavuzun ya da sosyolojik bir rolün ardına sığınan kişi, varoluşçu terminolojiye göre “kötü niyetli (bad faith)” bir yaşam sürer. Sorumluluğu reddetmek, kendi özgün potansiyelini feda etmektir. Bu durumda kötü niyet, konforlu bir anlamsızlığı seçmektir.
Yalom ve Nihai Kaygılar: Ölüm, Özgürlük, Yalıtılmışlık, Anlamsızlık
Irvin D. Yalom, varoluşçu psikoterapinin kurucu isimlerinden biri olarak, modern insanda bu anlam boşluğunun dört temel nihai kaygıyı tetiklediğini öne sürer: ölüm, özgürlük, yalıtılmışlık ve anlamsızlık.
Bu kaygıların en acı verici olanı, insanın kendi ölümlülüğünü bilmesidir. Yalom’un ünlü sözüyle:
“Güneşin ve ölümün yüzüne doğrudan bakamazsınız.”
Ölümün kaçınılmaz olduğu bilgisi, hayatı anlamsız kılmak yerine tam tersine değerli kılar. Eğer zaman sonsuz olsaydı, ertelemek, yarım bırakmak, önemsememek gibi lükslerimiz olurdu. Ancak ölümlülüğün farkına varmak, bizi anlamsız eylemlerden (kötü niyet) uzaklaştırır ve gerçekten değer verdiğimiz şeylere yöneltir.
Ölüm, hayatı küçültmez; aksine yoğunlaştırır ve yaşamımıza bir derinlik duygusu kazandırır.
Yalnızlık, Kaygı ve Anlam Yaratma Sorumluluğu
Yalom ayrıca, evrenin sessizliği karşısında bireyin yaşadığı varoluşsal yalnızlığa dikkat çeker.
Ne kadar yakın ilişkiler kursak da, seçimlerimizden ve kaderimizden sorumlu olan, varoluşsal olarak tek ve biricik varlığız. Bu yalnızlık, anlam yaratma sorumluluğunu başkasına devredemeyeceğimiz anlamına gelir.
Yalom’a göre, ölümün olduğu yerde hayatın anlamı sorusu daha da büyür. Bu kaygıdan kaçmak için kurduğumuz savunma mekanizmaları, bizi sahici bir yaşamdan uzaklaştırır.
Oysa mesele kaygıyı yok etmek değil, onu bir katalizör olarak kullanmaktır. Ölümün nihai olduğunu bilmek, zamanımızı daha değerli kılar; bizi ertelemekten alıkoyar ve anlam yaratma eylemine iter.
Sisifos’un İsyanı: Absürdün İçinde Anlam Yaratmak
Peki, bu zorunluluk bir lanet midir, yoksa bizi hakiki bir hayata çağıran bir rehber mi?
Cevabı, Albert Camus’nün Sisifos Söyleni eserinde buluruz. Sisifos, sonsuz bir döngüde kayayı tepeye çıkarmaya mahkûm edilmiş bir figürdür. Yaptığı iş anlamsızdır.
Fakat Camus, Sisifos’un bilincine vardığı anı — o kayayı itmeye kendi iradesiyle devam etme kararını — bir onur ve isyan eylemi olarak görür.
Anlamsızlığı bilmek, ona karşı kazanılan en büyük zaferdir. Bu isyan, eylemin kendisine bir anlam atfeder.
Frankl ve Logoterapi: Anlam Yoluyla Tedavi
Bu felsefi sorgulamanın psikolojideki somut karşılığı, toplama kampı dehşetini yaşamış psikiyatrist Viktor Frankl’ın kurduğu logoterapi (anlam yoluyla tedavi) ekolünde somutlaşır.
Frankl, hayatta kalanların, yaşamlarına bir amaç yüklemeyi başaranlar olduğunu gözlemlemiştir. Ona göre anlam, ilahi bir kaynaktan gelmez; yaratılmalıdır.
Bu yaratım üç şekilde gerçekleşir:
-
Yaratıcı Yol: Bir eser üretmek, bir iş yapmak (dünyaya bir katkı sunmak).
-
Deneyimsel Yol: Bir şeyi yaşamak veya birini sevmek.
-
Tutumsal Yol: Değiştirilemeyen bir acıya karşı bile nasıl bir duruş sergilediğimizdir.
Varoluşçu psikoloji bize der ki: Anlam arayışı içinde olmak, ruhsal bir problem değil, insani bir eylemdir. Kaygı ve “saçma” duygusu bize sunulmuş bir boşluktur ve biz, o boşluğu kendi irademizle doldurmak zorundayız.
Sonuç: İnsanlık Manifestosu
Anlam yaratma zorunluluğu, ilk bakışta üzerimize yüklenen devasa bir kaya gibi görünebilir. Oysa bu zorunluluk, bizi otomatik pilotta yaşamaktan ve toplumsal kalıplara hapsolmaktan kurtaran yegâne kılavuzdur.
Dünya sessiz kalabilir; önemli olan, bizim cevabımızın ne olduğudur.
Kendi değerlerimizi yaratma zorunluluğu, bizim insanlık manifestomuzdur.
Kaynakça
Camus, A. (2020). Sisifos Söyleni (V. Günyol, Çev.). Can Yayınları.
Frankl, V. E. (2021). İnsanın Anlam Arayışı (S. Budak, Çev.). Ötüken Neşriyat.
Sartre, J.-P. (2018). Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir (A. Bâli, Çev.). Cem Yayınevi.
Yalom, I. D. (2019). Varoluşçu Psikoterapi (H. Erten, Çev.). Kabalcı Yayınevi.



Çok etkilendim…👏