Hiç istemediğiniz, son derece kötü ve sarsıcı olarak değerlendirdiğiniz bir olaydan sonra hiçbir şey hissetmediğiniz oldu mu? Sanki hiç öyle bir olay yaşanmamış gibi günlük akışınızın devam ettiği ve beyninizin anormal bir olay yaşamadığınıza sizi inandırdığı bir an… ‘Normalde olsa bu ayrılık beni mahvederdi ya da dayanamazdım ama bir şey hissetmedim’ gibi bir cümle.
Aslında bu durum, zihnin katlanılmaz büyüklükteki bir duygusal acıyla karşılaştığında devreye soktuğu en ilkel ama en güçlü savunma mekanizmalarından biridir: Duygusal Küntleşme ve Disosiasyon. 19-20 yaşları henüz özdenetim ve benlik inşası tamamlanmamışken yaşanan ilk derin, hesapsız ve koşulsuz adanmışlık içeren bağlar, zihnin en korumasız olduğu alandır. Yalancı Bahar olarak adlandırdığım bu olayda birey, karşı tarafa mutlak bir güven atfeder. Ben bu tip travmalarda bağlanma şekillerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kişinin hayatındaki eksik şeyi ya da hiç olmayan bir şeyi dolduran bir bağ ise bu kopan ilişki o zaman daha da ağır vakalar ortaya çıkabilir. Kişinin ebeveynlerinden biri eksik ise örneğin baba eksikliğinde kişi kendinden yaşça büyük figürler arama ve bu boşluğu onunla doldurma eğilimine geçebilir. Bu anne için de aynı şekilde geçerlidir. Kişi anne eksikliğinden kaynaklı yarattığı yeni anne figürüne çok bağlılık gösterebilir. Bilinçaltında ilişki ebeveyn ilişkisi gibi algılandığı için ebeveyn özelliklerini taşıması beklenir ve taşıdığına inanılır. Örneğin, karşılıksız bakım ihtiyacı, korunma ihtiyacı ve asla terkedilmeyeceğine olan inanç. Fakat karşı partneriniz sizden 20 yaşında büyük olsa bu istekleri bir ebeveyn gibi karşılayamayabilir. Çünkü o sizin partnerinizdir, ebeveyn değil.
Kişi karşısındakine o kadar çok güvenir ve bağlanır ki bu durumu göz ardı eder fakat bu pembe tablo aniden ve sarsıcı bir şekilde bozulduğunda, zihin yaşanan şokun büyüklüğüyle baş edemez ve hissedememe, uyuşma hali baş gösterir. Güvenin kırılır ama güvenin kırılmamış gibi devam edersin. Üzülürsün ama ağlamazsın. Gündelik hayatında hiçbir eksik yokmuş gibi devam eder, çevreye de bu şekilde gösterirsin. Daha sen senin kötü bir halde olduğunu anlamamışken çevren ve ailen bunu asla fark edemez. Senin elinde ise beyninin sana oyun oynadığı arkası paramparça olan ama önden mükemmel gözüken bir tablo kalır.
Bu ilk güvenli bağın ansızın kopması, bireyin benlik değerinde ağır bir narsisistik yaralanma meydana getirir. Yas hakkı elinden alınan ve belirsizlikle baş başa bırakılan zihin, bu yoğun duygusal yükü işlemleyemediğinde bastırma mekanizmasını devreye sokar. Ancak bastırılan her travmatik duygu, varlığını öz yıkıcı davranış kalıpları aracılığıyla dışa vurur.
Kişi o kadar çok üzülür ki üzüldüğünü hissetmek istemez çünkü bilir ki bununla başa çıkamayacak. Başka yollarla acısının ne olduğunu anlamaya çalışır. Benim neyim var? Kişi kendine sürekli bunu sorar çünkü algılayamaz. Örnek bir durum atfetmek isterim. Kiliseye gidip saatlerce bomboş bir şekilde düşünen bir kişi düşünün. Öyle ki saati bile algılamayacak duruma gelmiş ki papaz kıza dönüp kilise artık kapanıyor diye ikaz etmiş. Kız çok şaşırmış çünkü 5 saat oturduğunu değil ancak 1 saattir orada olduğunu zannediyormuş. Kişi kendinde bir sorun olduğunun bilinçaltında farkında fakat bunu bilinç inkar ediyor. Zaman mekan algısı kaybolmuş. İşte bu sebeple duygu bastırıldıkça kişi kendine psikolojik yönden post travmatik belirtilerin ağır bir şekilde yaşanmasına zemin hazırlar.
Bazen bu tip travmaların yaşanmasının sebebi Zeigarnik Etkisi olabilir. Bazı ayrılık mitleri ciddi anlamda sıkıntılıdır ve sonrasında Zeigarnik Etkisi’nin oluşumuna ön ayak olur. İlişkilerin nasıl bittiği post travmanın oluşmaması açısından gerçekten büyük bir önem taşır. Çünkü ilişkilerin sonlanma biçimi, bireyin yas sürecini sağlıklı yönetebilmesi açısından belirleyicidir. Karşılıklı diyalog ve net bir gerekçe ile bitmeyen, ya da hala onu sevdiğini düşündürten ayrılıklar kişiyi olumsuz etkiler. “Seni korumak için gidiyorum”, “Eski nişanlım bana bunu yapmıştı ve ben de senin hayatında o kötü insan gibi olmak istemiyorum”, “Anılarda güzel kalmalıyız”, “Ben seni seviyorum ama hayati engeller var” gibi altruistik (özgecil) kılıflara büründürülen ani kopuşlar, mağdur tarafta ciddi bir bilişsel çelişki yaratır. Böyle bir durumda ilişkinin sonlandığını beyin algılamaz. Algılasa dahi diğer partner yüzünden içindeki öfkeyi ya da üzüntüyü dışa vuramaz.
Psikolojide Zeigarnik Etkisi artık oluşmaya başlar ve zihnin tamamlanmamış, yarım kalmış eylemleri ve durumları tamamlananlara kıyasla daha yüksek bir bilişsel kapasite ile hatırda tutma eğilimini açıklar. İlişkinin nesnel bir kapanış (closure) yaşanmadan, “iyilik” gerekçesiyle aniden kesintiye uğratılması, yas sürecini dondurur. Birey, kendisine sunulan bu romantize edilmiş gerekçe karşısında öfkesini veya kırgınlığını yöneltecek somut bir hedef bulamaz. Tamamlanamayan bu süreç, zihnin derinliklerinde sürekli açık kalan bir dosya gibi arka planda çalışmaya devam eder.
Kişi bu Yalancı Bahar’dan sonra artık kendini öz yıkıma sürükler. Bu benim tabirimle Kelebek Etkisidir. İlk güvenli bağın ansızın kopması, bireyin benlik değerinde ağır bir narsisistik yaralanma meydana getirir. Yas hakkı elinden alınan ve belirsizlikle baş başa bırakılan zihin, bu yoğun duygusal yükü işlemleyemediğinde bastırma mekanizmasını devreye sokar. Ancak bastırılan her travmatik duygu, varlığını öz yıkıcı davranış kalıpları aracılığıyla dışa vurur. Davranışları kendini mahvetmeye yöneliktir. Örneğin üniversitedeyken notları hiç beklemediği şekilde düşebilir, en güzel halinden sarı saçlarından vazgeçip kahverengiye aniden boyatabilir, yeme bozuklukları yaşayabilir ve gözle görünür kilo kaybı yaşayabilir, arkadaşlarını ailesini kaybetmeye yönelik davranışlar geliştirebilir, günübirlik ilişkiler, kötü, zararlı olarak adlandırılabilecek romantik partnerler hatta belki alkol bağımlılığı gibi daha üst seviye bağımlılıklar da geliştirebilir. Üniversiteden ayrılabilir.
Kısacası normal hayatında (travma yaşamadan öncesi) hiç yapmayacağı olayları bu Self Destructive aşamasında yaşayabilir. Hani bir teoriye göre bir kelebek kanat çırptığında çok uzakta bir yerde bir tufan oluşturur derler. Bu da aynı şeydir. O kelebek bir tufana sebep olmuştur.
Freud’un “Travmanın Tekrarı” (Repetition Compulsion) olarak tanımladığı kavram, bireyin geçmişte çözüme kavuşturamadığı travmatik tecrübeyi ve değersizlik hissini, benzer veya daha yıkıcı senaryolar içinde bilinçdışı olarak yeniden üretme eğilimini ifade eder. Bu süreçte gözlemlenen tepkiler öz yıkım tepkileridir.
- Riskli ve Duygusuz Temaslar (İlişkiler): Birey, kaybettiği kontrol hissini ve zedelenen özsaygısını telafi etmek amacıyla kendine zarar verme pahasına yüzeysel, duygusal derinliği olmayan veya riskli etkileşimlere yönelebilir.
- Toksik İlişki Örüntülerine Çekilme: İçselleştirilen suçluluk ve yetersizlik hissi, bireyin kendisini aşağılayan, sınırlarını ihlal eden veya istismar eden figürlerle yakınlık kurmasına yol açabilir.
- Somatizasyon: İşlenemeyen duygusal acı; fiziksel çöküş, aşırı kilo kaybı, beden imajına zarar verme ve akademik/sosyal işlevsellikte belirgin düşüş ile somatize olur.
Bunlar zincirleme psikolojik reaksiyonlardır.
Duygusal Rezonans: Yıllar Sonra Canlanan İzler
Psikodinamiğe göre, çözümlenmemiş duygusal kayıplar hiçbir zaman tamamen yok olmaz; yalnızca bastırılır. Birey hayatını yeniden inşa etse, akademik ve mesleki başarılar elde etse, benlik saygısını ve öz gücünü geri kazansa dahi, geçmişin izleri belirli tetikleyicilerle yeniden yüzeye çıkabilir. Bir koku, eski ortak bir mekâna gitmek, hatırlatıcı bir ses veya yüz, film veya dizideki karakterin aynı olay örgüsüne sahip olması gibi şeyler kişinin tekrar o aşkı, ilişkiyi, bağı hatırlamasına sebep olabilir.
Bu durum bir duygusal rezonans olgusudur. Rezonans, geçmişte yaşanan ilişkinin kendisine veya o kişiye duyulan güncel bir ihtiyaçtan kaynaklanmaz. Aksine, o dönemde yarım bırakılan, yası tutulamayan 19 yaşındaki incinmiş benliğin çağrısıdır. Zamanında nefret veya öfke şeklinde maskelenen duyguların yerini, süreç işlendikçe durumun gerçekliğini kavrama ve kabul etme evresi alır.
Sonuç: Küllerinden Doğuş ve Travma Sonrası Büyüme (Post Traumatic Growth)
Erken dönemde tecrübe edilen ağır duygusal kırılmalar, bireyin hayatında yıkıcı bir tufan yaratma potansiyeline sahiptir. Ancak literatürde Travma Sonrası Büyüme olarak adlandırılan süreç, bireyin yaşadığı derin krizlerin ardından kendi içsel kaynaklarını keşfederek psikolojik sağlamlığını (resilience) artırmasını tanımlar. Kişi onun üstesinden geldikten sonra eskisinden daha güçlü, kendini tanıyan ve hayatta ne istediğini bilen birisi haline dönüşür.
Sonuç olarak, “yalancı bahar”ın ardından gelen ağır yıkım, bireyin kendi öz kaynaklarına sarılmasıyla kalıcı bir olgunlaşma sürecine dönüşür. Birey, geçmişin edilgen bir mağduru olmaktan çıkarak, yaşadığı deneyimi entelektüel ve duygusal bir birikime dönüştüren etken bir özne haline gelir. Tufanı başlatan ilk kanat çırpışı ne kadar kontrol dışı olursa olsun, o süreçten sağ çıkan benlik, artık kendi yaşamının ve geleceğinin tek hakimi olur.
Bir psikolog olarak ayrıca kendi köşem olarak düşünüyorum burayı ve kendimden kişisel bir not bırakmak isterim ki eğer bu duyguları yaşıyorsanız, yaşadıysanız bilin ki yalnız değilsiniz ve bunların üstesinden gelecek kadar güçlüsünüz. Evet, güçlü olmak zorunda değilsiniz; bazen insan güçsüz de olabilir, olmak isteyebilir fakat kendinize şunu sorun: “Yapacağım şey buna değecek mi?” Sorunuzun cevabı gitmek istediğiniz yerin başlangıcı olacak. Ben şimdiye kadar yaşadığım bazı şeylerden pişmanlık duyuyor olabilirim çünkü kişisel olarak kendime sorduğumda, “Bu kadar şey yaşadım ve buna değdi mi?” Bazen cevabım hayır, değmedi oluyor ama böyle bir ilişki yaşamamış olduğumu hayal etmek beni çok büyük bir boşluğa düşürüyor. Eğer olmasaymış eksik bir hayat yaşarmışım gibi bir hissiyat. Bu sebeple olduğum küllerinden doğan Anka’dan mutluyum. Verilen anahtarlığı hala saklıyorum. Dünyamı yanımda taşıyorum. Ama kapıyı değiştireli çok oluyor. Artık aynı kapıya sahip değilim.
Okuyucuya sevgilerle,
Shepherd Bush, London
İrem Dursun


