Bir çocuğun suç işlediğini duyduğumuzda çoğu zaman ilk sorumuz “Ne yaptı?” olur. Oysa psikoloji açısından daha önemli bir soru vardır:
“Bu çocuk buraya gelene kadar ne yaşadı?”
Çünkü suç davranışı, özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde, tek bir nedene indirgenebilecek kadar basit bir olgu değildir. Bir çocuğu yalnızca gerçekleştirdiği davranış üzerinden tanımlamak, davranışın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan gelişimsel, ailevi, sosyal ve psikolojik süreçleri gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Çocuğu yalnızca yaptığı davranışla tanımlamak toplum olarak çocukların davranışlarını değerlendirmekte hızlıyız. “Problemli çocuk.”, “Suçlu çocuk.”, “Tehlikeli çocuk.”, “Bozuk aileden geliyor.” Bu etiketler davranışı açıklamaktan çok, çocuğu davranışıyla özdeşleştirme riski taşır. Oysa psikolojik değerlendirmede davranış ile kişi arasında bir ayrım yapmak gerekir. Bir çocuk yanlış bir davranışta bulunabilir; fakat çocuk, yaptığı davranıştan ibaret değildir. Bu ayrım suç davranışını önemsizleştirmek anlamına gelmez. Aksine davranışın nedenlerini anlayabilmek, hem çocuğun sorumluluğunu ele almayı hem de aynı davranışın tekrarlanmasını önlemeyi mümkün kılar.
Çocuk suçluluğunun tek bir nedeni yoktur. Bazen suç davranışının arkasında aidiyet ihtiyacı vardır. Ergenlik, bireyin “Ben kimim?” sorusunu daha yoğun biçimde sormaya başladığı gelişimsel bir dönemdir. Bu dönemde aileden bağımsızlaşma ve akran grubuna yönelme doğal bir gelişimsel süreçtir. Ancak ait olma ihtiyacı, özellikle sosyal olarak dışlanmış veya yeterince desteklenmemiş çocuklarda daha farklı bir anlam kazanabilir. Çocuk kendisini okulunda, ailesinde veya sosyal çevresinde değerli hissetmiyorsa, kendisini kabul eden bir gruba yönelmek onun için son derece güçlü bir motivasyon haline gelebilir ve bazı gruplarda kabul görmek belirli davranışların gerçekleştirilmesine bağlı olabilir; bir kavgaya katılmak, bir başkasına zarar vermek, bir eşyayı çalmak, madde kullanmak, bir kişiyi tehdit etmek.
Burada çocuk açısından davranışın psikolojik işlevi yalnızca “suç işlemek” olmayabilir.
“Beni kabul edin.”, “Ben de güçlüyüm.”, “Beni ezemezsiniz.”, “Ben de sizden biriyim.”
Akran baskısının genç suçluluğuyla ilişkili olduğunu gösteren araştırmalar bulunmaktadır. Daha geniş bir meta-analiz de çocukluk ve ergenlik döneminde akran davranışlarının bireysel davranış değişimleriyle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle çocuk suçluluğunu konuşurken “kötü arkadaş çevresi” demek yerine, çocuğun neden o çevreye ihtiyaç duyduğunu da sormak gerekir.
Şiddet bazen öğrenilen bir problem çözme biçimidir
Çocuklar yalnızca kendilerine söylenenleri değil, çevrelerinde gördükleri davranışları da öğrenir. Evde çatışmalar sürekli bağırarak çözülüyorsa çocuk için bağırmak bir iletişim biçimine dönüşebilir. Fiziksel güç kullanan kişinin istediğini elde ettiğini görüyorsa güç kullanmak işlevsel görünebilir. Saldırgan davranış çocuğa statü ve saygı kazandırıyorsa saldırganlık pekişebilir. Bu noktada sosyal öğrenme yaklaşımı önem kazanır. Çocuk için saldırganlık bazen yalnızca kontrol edilemeyen bir öfke değildir. Bir problemi çözmek, kendini korumak, statü kazanmak veya başkaları tarafından kabul edilmek için öğrenilmiş bir araç haline gelebilir. Dolayısıyla “Neden bu kadar öfkeli?” sorusu kadar, “Öfkelendiğinde başka hangi seçenekleri olduğunu biliyor?” sorusunu da sormak gerekir.
Aile her şey değildir; ama aile önemlidir
Çocuk suçluluğu konuşulurken iki uç yaklaşım sık görülür. Birinci yaklaşım her şeyi aileye bağlar. İkinci yaklaşım ise aileyi tamamen dışarıda bırakır. Oysa bilimsel veriler daha karmaşık bir tabloya işaret etmektedir. Ebeveyn gözetiminin yetersiz olması, ihmal ve kötü muamele, olumsuz çocukluk yaşantıları ve bağlanma sorunları gençlerde suç davranışı açısından risk faktörleri arasında yer almaktadır. Ancak risk faktörü kader değildir. Benzer aile koşullarında büyüyen iki çocuğun aynı davranışları göstermemesi bunun önemli bir göstergesidir. Çocuğun mizacı, bilişsel ve duygusal becerileri, sosyal destekleri, okul deneyimi, akran ilişkileri ve hayatındaki koruyucu faktörler gelişimin yönünü değiştirebilir. Bu nedenle “Ailesi böyle olduğu için böyle oldu.” cümlesi psikolojik açıdan fazla basittir. Daha doğru soru şudur: “Bu çocuğun gelişiminde hangi riskler bir araya geldi ve hangi koruyucu faktörler eksik kaldı?”
Okul yalnızca akademik başarıdan ibaret değildir
Bir öğrencinin okulda matematikten kaç aldığı kadar, okulda kendisini nasıl hissettiği de önemlidir. “Buraya ait miyim?”, “Beni gören biri var mı?”, “Öğretmenim beni önemsiyor mu?”, “Arkadaşlarım beni kabul ediyor mu?” Bu soruların cevapları çocuğun okul deneyimini belirler. Okul aidiyeti düşük, zorbalığa maruz kalan veya sosyal olarak dışlanan bir çocuk için okul yalnızca eğitim alınan bir yer olmaktan çıkabilir. Araştırmalar okul zorbalığını genç suçluluğuyla ilişkili risk faktörlerinden biri olarak gösterirken, destekleyici okul ortamlarının koruyucu rol oynayabileceğine işaret etmektedir. Dolayısıyla okulun çocuk suçluluğundaki rolünü yalnızca disiplin mekanizmaları üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bazen bir öğretmenin “Son zamanlarda sende bir değişiklik görüyorum, iyi misin?” demesi, bir çocuğun hayatında düşündüğümüzden çok daha büyük bir etki yaratabilir. Davranış bazen söylenemeyenin dilidir. Her problem davranışı travma ile açıklamak doğru değildir. Ancak çocukların yaşadıkları psikolojik sıkıntıları her zaman yetişkinler gibi sözel biçimde ifade edemediklerini de unutmamak gerekir. Bir çocuk üzüntüsünü içine kapanarak gösterebilir. Başka bir çocuk kaygısını fiziksel belirtilerle yaşayabilir. Bir başka çocuk ise öfke, saldırganlık, okuldan kaçma veya riskli davranışlar üzerinden tepki verebilir.
Bu nedenle problem davranışın kendisini ortadan kaldırmaya çalışırken, davranışın hangi işlevi gördüğünü de anlamak gerekir. Çocuk kendisini korumaya mı çalışıyor?, Dışlanmaktan mı korkuyor?, Bir gruba ait olmaya mı çalışıyor?, Öfkesini düzenlemekte mi zorlanıyor?, Evde yaşadığı bir çatışmayı mı taşıyor? Yoksa davranışın arkasında bambaşka bir gelişimsel veya psikiyatrik süreç mi bulunuyor? Bunların her biri farklı müdahale gerektirir.
“Kötü çocuk” kavramının psikolojik bedeli Bir çocuğa sürekli “Sen zaten sorunlusun.” demek, yalnızca o anki davranışı eleştirmek değildir. Çocuk zaman içerisinde kendisi hakkında söylenenleri içselleştirebilir. “Yanlış yaptım.” ile “Ben yanlış biriyim.” arasında psikolojik olarak önemli bir fark vardır. Bu nedenle çocukla çalışırken davranışı eleştirmek ile çocuğun kimliğini etiketlemek birbirinden ayrılmalıdır. Çocuğun davranışının sonuçlarını anlaması gerekir. Sınırlar da gereklidir. Sorumluluk da gereklidir ancak bütün bunlar çocuğu “suçlu kimliği” içine hapsetmeden yapılabilir. Çünkü amaç çocuğu sorumluluktan kurtarmak değil, sorumluluk geliştirebileceği bir psikolojik alan yaratmaktır.
Peki ne yapmalıyız?
Çocuk suçluluğu gündeme geldiğinde toplumun ilk refleksi çoğu zaman ceza olur. Oysa çocuk suçluluğunda yalnızca davranış gerçekleştikten sonra müdahale etmek yerine, risk faktörlerini mümkün olduğunca erken fark etmek gerekir. Ailelerin ebeveynlik becerilerinin desteklenmesi, çocukların güvenli bağlanma ilişkileri geliştirebilmesi, okullarda zorbalığın önlenmesi, okul aidiyetinin güçlendirilmesi, sosyal becerilerin geliştirilmesi, öfke ve dürtü düzenleme becerilerinin desteklenmesi ve riskli akran gruplarının erken fark edilmesi bu açıdan önemlidir. Özellikle psikolojik danışmanlık ve rehberlik servislerinin yalnızca sınav kaygısı ve akademik başarı ile sınırlı kalmaması gerekir. Çünkü bazen sınav başarısındaki düşüş, okula devamsızlık veya davranış problemleri; çocuğun yaşamındaki daha büyük bir sorunun ilk görünür işareti olabilir. Burada erken müdahale kritik hale gelir.
Son söz
Bir çocuk suç işlediğinde yalnızca “Ne yaptı?” diye sorarsak, elimizde bir davranış kalır. “Neden yaptı?” diye sorduğumuzda ise çocuğun gelişimsel hikâyesini görmeye başlarız. Bu hikâye davranışı haklı çıkarmaz. Mağduru görünmez kılmaz. Sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, davranışı gerçekten değiştirebilmenin yolunu açar. Belki de çocuk suçluluğuna bakışımızı değiştirmemiz gereken yer tam olarak burasıdır. Çocuğu suçtan korumak yalnızca suç işledikten sonra onu cezalandırmakla başlamaz. Bazen suçun önlenmesi, bir çocuğun “Beni kimse anlamıyor.” dediği yerde onu gerçekten duyabilmekle başlar. Çünkü çocukların çoğu suç davranışına bir gecede ulaşmaz. O noktaya giden yolun üzerinde; bir dışlanma, bir zorbalık, bir ihmal, bir aidiyet arayışı, bir öfke, bir travma, bir yanlış öğrenme ve bazen de fark edilmeyen çok sayıda küçük işaret bulunabilir. Psikolojinin görevi ise yalnızca davranışı tanımlamak değil, o davranışın hangi koşullarda ortaya çıktığını anlamaktır. Ve belki çocuk suçluluğu konusunda kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: “Bir çocuğu suç işledikten sonra nasıl değiştireceğiz?” değil; “O çocuk suça sürüklenmeden önce onu nerede kaybettik?”
