Günümüzde insanlar, hemen her şeye daha hızlı ulaşabilmenin beraberinde getirdiği yoğun bir tüketim döngüsüyle karşı karşıya. Teknolojinin hayatımıza sunduğu kolaylıklar ilk bakışta zaman kazandıran, işleri pratikleştiren ve gündelik yaşamın yükünü azaltan araçlar gibi görünse de bu kolaylığın psikolojik ve biyolojik bedelleri üzerine yeterince düşünülmüyor. Sinsice ilerleyen teknoloji artık bizim yerimize araştırma yapıyor, temizlik süreçlerini yönetiyor, arama ve bilgi toplama işlevlerini üstleniyor, kalori hesaplıyor, metin üretiyor ve hatta kimi zaman duygusal olarak zorlandığımız anlarda bizi dinliyor. Başlangıçta yalnızca hayatı kolaylaştırmak amacıyla kullanılan bu araçlar, erişimin hızlanması ve kullanımın giderek daha otomatik hâle gelmesiyle birlikte tüketim döngüsünün bir parçasına dönüşebiliyor. Her ihtiyacın yalnızca birkaç saniye içerisinde karşılanabilmesi, kişiyi “bir kez daha kullanayım” düşüncesinden “neden kendim uğraşayım?” düşüncesine taşıyabiliyor.
Önceleri ansiklopedilerden, kitaplardan, kütüphanelerden veya farklı kaynakları saatlerce tarayarak ulaşmaya çalıştığımız bilgilere bugün tek bir tuşla ulaşabiliyoruz. Bilgiye erişimin kolaylaşması elbette tek başına olumsuz bir durum değil. Asıl tartışılması gereken nokta, bilgiye ulaşma sürecinin kısalmasıyla birlikte beynimizin bu süreç içerisinde gerçekleştirdiği bazı bilişsel faaliyetlerin de daha az kullanılmaya başlanıp başlanmadığıdır. Çünkü bir bilgiyi yalnızca elde etmek ile o bilgiyi araştırmak, değerlendirmek, ilişkilendirmek, sorgulamak ve zihinsel olarak işlemek aynı şey değildir.
Tam da burada, teknolojik kolaylığın biyolojik boyutunda yer alan ve çoğu zaman göz ardı edilen önemli bir mesele ortaya çıkıyor. Dikkat ve ödül sistemimiz, hızlı ödül, düşük çaba ve sürekli yenilik içeren bir çevreyle karşılaştığında bu çevrenin özelliklerine uyum sağlayabiliyor. Telefonumuzu açtığımızda birkaç saniye içerisinde yeni bir video, mesaj, bilgi, bildirim veya başka bir içerikle karşılaşabiliyoruz. Bu durum, ödül beklentisinin daha sık tetiklenmesine ve kişinin çok kısa aralıklarla yeni uyaranlarla karşılaşmasına neden olabiliyor.
Normal koşullarda bir şeyi elde etmek için önce bir merak duygusunun ortaya çıkması, ardından bu merakı gidermek için belirli bir bilişsel ve davranışsal çabanın harcanması gerekir. Kişi araştırır, bekler, dener, yanılır, yeniden değerlendirir ve sonunda bir sonuca ulaşır. Bu süreç içerisinde yalnızca bilgi edinilmez; aynı zamanda sabretme, belirsizliğe tahammül etme, dikkatini sürdürme ve gecikmiş ödülü bekleyebilme gibi beceriler de devreye girer. Başka bir ifadeyle, çabayı doğru yere yönelttiğimizde sabır duygusu, bekleme ve sonuca ulaşma arasındaki süreç içerisinde deneyimlenir.
Ancak teknoloji ve özellikle yapay zekâ sistemlerinin kullanımının artmasıyla birlikte bu zincirin bazı halkaları giderek kısalıyor. Merak duygusunun oluşmasının hemen ardından uzun bir araştırma sürecine girmek yerine doğrudan bir tuşa basarak soruyu yöneltiyor ve birkaç saniye içerisinde cevaba ulaşıyoruz. Daha önce “merak, araştırma, çaba, bekleme ve sonuç” şeklinde ilerleyen süreç, giderek “merak, tuşlama ve sonuç” biçimine dönüşebiliyor.
Burada dopamini yalnızca “haz aldığımız kimyasal” şeklinde tanımlamak doğru olmaz. Dopamin; ödül beklentisi, motivasyon, öğrenme ve davranışların pekiştirilmesi gibi birçok süreçte rol oynayan bir nörotransmitterdir. Dolayısıyla mesele yalnızca teknolojinin bize daha fazla haz vermesi değildir. Aynı zamanda beynin hangi davranışları tekrar etmeye değer bulduğu, hangi uyaranlara yöneldiği ve ödüle ulaşmak için ne kadar çaba göstermeye istekli olduğu da önem kazanmaktadır.
Bir diğer önemli konu ise odaklanma süresidir. Örneğin bir makale okuduğumuzu düşünelim. İlk birkaç paragrafın ardından konu ilgi çekiciliğini kaybedebilir, metin zorlaşabilir veya zihinsel bir yorgunluk ortaya çıkabilir. Geçmişte seçeneklerin daha sınırlı olması, kişinin metne geri dönmesini, okumaya devam etmesini ve ortaya çıkan bilişsel sıkıntıya rağmen görevi sürdürmesini daha olası hâle getirebiliyordu. Günümüzde ise kişinin karşılaştığı en küçük sıkılma veya bilişsel zorlanma anında başka bir uyarana geçebilmesi oldukça kolaydır. Makale sıkıcı geldiğinde sosyal medyaya geçilebilir, video açılabilir, başka bir konu araştırılabilir veya doğrudan yapay zekâdan metnin özetlenmesi istenebilir.
Bu durum, özellikle uzun süreli ve gecikmiş ödül gerektiren görevlerde dikkati sürdürme becerisini etkileyebilecek bir çevre yaratmaktadır. Çünkü kişi yalnızca dikkatini bir göreve vermeyi değil, dikkat dağıldığında veya sıkıldığında hemen başka bir uyarana yönelmemeyi de öğrenmek zorundadır. Dikkat, yalnızca bir noktaya bakabilme kapasitesi değildir; aynı zamanda zihinsel zorlanmaya rağmen o görevde kalabilme ve dağılan dikkati yeniden göreve yöneltebilme becerisidir.
Buradan hareketle bilgiye ulaşmak ile bilgiyi işlemek arasındaki farkı da daha net görebiliriz. Geçmişte bir bilgiye ulaşmak, çoğu zaman birden fazla bilişsel aşamayı beraberinde getiriyordu. Kişi öncelikle hangi kaynağa başvuracağını düşünüyor, ardından farklı kaynakları araştırıyor, ilgili bilgiyi buluyor, okuyor, farklı kaynaklarla karşılaştırıyor, güvenilirliğini değerlendiriyor ve sonunda bilgiyi kendi zihinsel yapısı içerisinde anlamlandırıyordu. Bu nedenle bilgi edinme süreci yalnızca sonuca ulaşmaktan ibaret değildi; sonuca ulaşırken gerçekleştirilen bütün bilişsel faaliyetler de sürecin bir parçasıydı.
Bugün ise bu sürecin önemli bir bölümü birkaç saniye içerisinde tamamlanabiliyor. Kişi çoğu zaman araştırmak, karşılaştırmak ve değerlendirmek yerine doğrudan soruyor ve karşısına çıkan cevabı tüketiyor. Bu inanılmaz bir kolaylık sağlıyor. Ancak aynı zamanda bilişsel yükün bir kısmı kullanıcıdan teknolojiye aktarılmış oluyor. Örneğin bir bilgiyi kendimiz hatırlamak yerine sürekli arama motorlarına veya yapay zekâ sistemlerine başvurduğumuzda zihnimiz, bilginin kendisini hatırlamaktan ziyade o bilgiye nereden ve nasıl ulaşabileceğini bilmeye daha fazla yönlenebiliyor. Bu durum psikolojide bilişsel dışsallaştırma ve transaktif bellek gibi kavramlarla birlikte tartışılıyor. Buradaki temel mesele teknolojiyi kullanıp kullanmamak değil; hangi bilişsel süreçleri teknolojiye devrettiğimiz ve bunun karşılığında hangi zihinsel süreçleri daha az kullanmaya başladığımızdır.
Çünkü teknoloji bir işi bizim için yaptığında yalnızca o işin sonucunu elde etmiş olmayız; aynı zamanda o işi yaparken gerçekleştireceğimiz bilişsel süreci de kısaltmış oluruz. Araştırmayı, hatırlamayı, karşılaştırmayı, beklemeyi, problem çözmeyi veya düşüncelerimizi yapılandırmayı giderek daha fazla dışarıya devrettiğimizde, teknolojinin sağladığı kolaylığın yanında ortaya çıkan bilişsel değişimi de değerlendirmek gerekir.
### Peki ya duygularımız?
Asıl kırılma noktası belki de tam burada başlıyor. Çünkü teknoloji artık yalnızca bilgiye ulaşmamızı sağlayan bir araç olmaktan çıktı. Bugün yapay zekâya yalnızca “Bu bilgi nedir?” diye sormuyoruz. “Ne yapmalıyım?”, “Neden böyle hissediyorum?”, “Sevgilim neden böyle davrandı?”, “Bu mesajı nasıl yorumlamalıyım?”, “Biri beni kırdı, ne yapacağımı bilmiyorum” veya doğrudan “Kendimi çok kötü hissediyorum, benimle konuşur musun?” diyebiliyoruz.
Böylece teknoloji, bilişsel yükün yanında duygusal yükün de bir kısmını taşımaya başlayan bir araca dönüşüyor.
İnsanların yapay zekâya dert anlatması bu nedenle yalnızca teknolojik bir alışkanlık olarak ele alınmamalı. Bu davranışın altında, modern insanın duygularıyla ve diğer insanlarla kurduğu ilişkinin değişen yapısını da görmek gerekiyor. Bir insanın bir başkasına derdini anlatması, yalnızca konuşmaktan ibaret değildir. Anlatmak; karşıdaki kişinin dikkatini, zamanını, tepkisini, yüz ifadesini, sessizliğini, empatisini ve bazen de vereceği karşılığı göze almayı gerektirir. İnsan ilişkilerinde anlatmanın kendisi kadar, anlatılan şeyin karşı tarafta nasıl karşılanacağı da önemlidir.
Bir arkadaşımıza “Kendimi kötü hissediyorum” dediğimizde aslında yalnızca bir bilgi aktarmayız. Aynı zamanda kendimizi bir başkasının değerlendirmesine açarız. Karşı taraf bizi yanlış anlayabilir, küçümseyebilir, yeterince dinlemeyebilir, kendi deneyimi üzerinden tavsiye verebilir, konuyu değiştirebilir veya hiç beklemediğimiz bir tepki verebilir. Bazen de kişinin derdini anlatabilmesi için karşısındaki insanın uygun bir zamana sahip olması gerekir. Dolayısıyla gerçek bir insana ulaşmak, duygusal paylaşım açısından her zaman düşük maliyetli bir süreç değildir.
Yapay zekâ ise bu süreci olağanüstü derecede kolaylaştırıyor. Kullanıcının karşısında bekleyen bir insanın uygun olup olmadığını düşünmesi gerekmiyor. Bir mesajın cevapsız kalma ihtimali bulunmuyor. Karşı tarafın sıkılıp sıkılmayacağı, yargılayıp yargılamayacağı veya “Bunu neden bana anlatıyorsun?” diyeceği kaygısı doğrudan ortadan kalkıyor. Kişi gece saat üçte, kimseyi aramak istemediği bir anda veya çevresindeki insanlara anlatamadığı bir düşünceyle karşı karşıya kaldığında birkaç kelime yazarak bir yanıt alabiliyor.
Tam da bu noktada “erişilebilirlik” önemli hâle geliyor.
Yapay zekâ, duygusal paylaşımı da diğer dijital hizmetler gibi anlık ve erişilebilir hâle getiriyor. Daha önce bir insanın müsait olmasını beklemek, onunla buluşmak, telefon etmek veya uygun bir ortam oluşturmak gerekirken artık kişinin duygusal olarak zorlandığı an ile yardım arama davranışı arasındaki süre birkaç saniyeye kadar düşebiliyor.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir ayrım var: Bir şeyin erişilebilir olması, onun psikolojik olarak yararlı olduğu anlamına gelmez.
Bir kişinin yapay zekâya içini dökmesi, o anda rahatlamış hissetmesine neden olabilir; fakat anlık rahatlama ile uzun vadeli psikolojik yarar aynı kavram değildir. Aynı şekilde bir kişinin kendisini anlaşılmış hissetmesi ile gerçekten anlaşılması arasında da fark vardır. Yapay zekâ bir insanın anlattıklarını dilsel olarak analiz edip buna uygun bir yanıt oluşturabilir; ancak bu, insanın yaşadığı duyguyu insan deneyiminin kendisinden hareketle yaşadığı veya gerçekten hissettiği anlamına gelmez.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta, yapay zekânın insan iletişimine benzeyen bir dil kullanabilmesidir. “Seni anlıyorum”, “Bu yaşadığın zor olmalı” veya “Böyle hissetmen çok normal” gibi ifadeler insani bir iletişim biçimini taklit edebilir. Kullanıcı da doğal olarak bu dili bir karşılıklılık işareti olarak algılayabilir. Oysa dilsel olarak empatik bir yanıt üretmek ile bir insanın karşısındaki kişinin duygusunu yaşantısal olarak anlaması aynı şey değildir.
Bu durum, yapay zekâ ile kurulan duygusal iletişimde yeni bir paradoks yaratıyor: İnsan, karşısında kendisini yargılamayan, sözünü kesmeyen, yorulmayan ve her an cevap verebilen bir sistem buluyor. Fakat tam da bu kusursuz erişilebilirlik, gerçek insan ilişkilerinin sahip olduğu bazı özellikleri ortadan kaldırıyor. Gerçek bir insanın dikkati dağılabilir, yanlış anlayabilir, sessiz kalabilir, karşı çıkabilir veya bizim görmek istemediğimiz bir noktaya dikkat çekebilir. Yapay zekâ ile iletişim ise kullanıcının istediği anda başlayıp istediği anda bitebilen, büyük ölçüde kullanıcının kontrolünde olan bir etkileşim biçimi sunuyor.
Bu nedenle insanların yapay zekâya dert anlatmasını yalnızca “insanlar yalnızlaştı” şeklinde açıklamak da yeterli değildir. Burada yalnızlığın yanı sıra mahremiyet ihtiyacı, yargılanma korkusu, sosyal reddedilme endişesi, karşı tarafa yük olma düşüncesi, hızlı yanıt beklentisi, duyguları kelimelere dökme ihtiyacı ve insan ilişkilerindeki belirsizliğe tahammül etmekte zorlanma gibi birçok faktör birlikte düşünülebilir.
Üstelik yapay zekâya dert anlatmak, kişinin yalnızca bir başkasından cevap alma ihtiyacını değil, bazen kendi düşüncelerini düzenleme ihtiyacını da karşılayabilir. İnsan bazen yaşadığı problemi çözmekten önce onu kelimelere dökmek ister. Dağınık düşüncelerini anlatırken aslında ne hissettiğini fark edebilir. Bu noktada yapay zekâ, kişinin düşüncelerini dışarı aktarması için düşük eşikli bir alan sunuyor olabilir. Fakat yine aynı noktaya dönüyoruz: Bir düşünceyi ifade edebilmek ile o düşünceyi sağlıklı biçimde işleyebilmek aynı şey değildir.
Hatta burada daha rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor:
İnsanlar gerçekten anlaşılmak mı istiyor, yoksa cevap almaya mı alışıyor?
Çünkü günümüzün teknoloji kültüründe sorunlarımızın da hızlı bir çözüme sahip olması gerektiğine dair bir beklenti oluşuyor. Bir bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyorsak, bir duygunun neden ortaya çıktığını da saniyeler içerisinde öğrenmek; bir ilişki sorununu birkaç mesajla çözmek; yaşadığımız üzüntünün nedenini tek bir açıklamayla bulmak istiyoruz. Oysa insan psikolojisi çoğu zaman böyle çalışmıyor. Bazı duyguların anlaşılması zaman alıyor. Bazı çatışmalar tek bir cevapla çözülemiyor. Bazı soruların hemen yanıtlanması gerekmiyor. Hatta bazı psikolojik süreçlerde kişinin belirsizlikle, sessizlikle ve kendi düşünceleriyle bir süre kalabilmesi sürecin kendisinin önemli bir parçası olabiliyor.
Dolayısıyla yapay zekâya dert anlatma davranışını değerlendirirken yalnızca “Yapay zekâ insana yardımcı oluyor mu?” sorusuna odaklanmak yeterli değil. Öncelikle şu soruyu sormak gerekiyor:
İnsan neden bunu bir insana değil de bir yapay zekâya anlatmayı tercih ediyor?
Bu tercih, günümüz insanının ilişki kurma biçimleri, yalnızlık deneyimi, mahremiyet algısı, reddedilme korkusu, hızlı tüketim alışkanlığı ve anında karşılık alma beklentisi hakkında bize ne söylüyor?
Belki de asıl mesele yapay zekânın insanlara dert anlatabilecek kadar gelişmiş olması değildir. Belki daha önemli olan, insanların dertlerini anlatmak için neden bu kadar hızlı, kolay ve risksiz bir kanala ihtiyaç duymaya başladığıdır.
Çünkü teknoloji bize yalnızca “her şey bir tuş uzağında” demeyi öğretmedi. Zamanla bilgiye, eğlenceye, çözüme ve hatta duygusal karşılığa da tek tuşla ulaşabileceğimiz fikrini normalleştirdi.
Ve belki de bugün tartışmamız gereken en önemli soru şudur:
Her ihtiyacımıza anında cevap verebilen bir teknolojiye sahip olmak, ihtiyaçlarımızı gerçekten karşılıyor mu; yoksa bazı ihtiyaçlarımızın neden ortaya çıktığını anlamamız için gereken zamanı elimizden mi alıyor?
