Pazartesi, Eylül 14, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Vazgeçemediğimiz O Kişi mi, Onun Yanındaki Halimiz mi?

Bir ilişkinin ardından eksikliğini hissettiğimiz şey her zaman karşımızdaki insan değildir. Onun yanında tanıdığımız, sevdiğimiz ve zamanla kaybettiğimizi sandığımız kendimize de özlem duyabiliriz.

Bazı insanlar hayatımızdan çıkar ama içimizde bıraktıkları yer aynı hızla boşalmaz. Aradan aylar, hatta yıllar geçer. Hayat başka bir yöne akar; yeni insanlar tanır, yeni düzenler kurar, farklı deneyimler yaşarız. Yine de bir şarkı, tanıdık bir sokak, eski bir fotoğraf ya da hiç beklemediğimiz küçük bir ayrıntı geçmişle bugün arasındaki mesafeyi bir anda ortadan kaldırabilir.

O an aklımıza gelen çoğunlukla kişidir. Sesini, sohbetini, birlikte geçirilen zamanı, aramızdaki yakınlığı hatırlarız. Ona duyulan özlem gerçektir; ancak bir ilişkinin ardından içimizde kalan eksiklik her zaman bir insanın yokluğundan oluşmaz. İlişkiler hayatımıza bir başkasını dahil ederken kendimizi yaşama biçimimizi de etkiler.

Birinin yanında daha konuşkan, daha cesur ya da daha özgür olabiliriz. Uzun zamandır ertelediğimiz şeyleri yapmaya başlar, daha çok dışarı çıkar, daha fazla hayal kurarız. Kendimizi daha çekici, daha canlı, daha meraklı hissederiz. Karşımızdaki insanın bakışı, kendimizde uzun süredir fark etmediğimiz bir tarafı görünür hale getirebilir. Böylece ilişkinin içinde bir “biz” oluşurken, farkında olmadan farklı bir “ben” de şekillenir.

Ayrılık geldiğinde kaybettiğimiz sadece karşımızdaki kişi olmaz. Birlikte oluşmuş gündelik düzen, küçük alışkanlıklar, iki kişinin bildiği ayrıntılar, geleceğe ilişkin planlar ve o hayatın içinde alıştığımız kendimiz de değişir. Bu nedenle bazı ayrılıkların ardından oluşan boşluk beklediğimizden çok daha derin hissedilebilir.

“Onunlayken çok mutluydum” dediğimizde bu cümlenin içinde sevdiğimiz insana dair gerçek bir duygu vardır. Fakat aynı cümlenin daha görünmeyen bir tarafında başka bir his de durabilir:

“Onunlayken olduğum kişiyi seviyordum.”

Bu ikisini birbirinden ayırmak kolay değildir. Üstelik zaman geçtikçe hafıza yaşananları olduğu gibi saklamaz. Gündelik huzursuzlukların, beklemelerin, küçük kırgınlıkların ve tekrar eden anlaşmazlıkların ayrıntıları silikleşirken; çok güldüğümüz bir akşam, birlikte çıktığımız bir yolculuk ya da kendimizi çok sevildiğimizi hissettiğimiz bir an daha canlı kalabilir.

Bazı insanlar da zaman içinde kendilerinden daha fazlasını temsil etmeye başlar. Daha genç olduğumuz yılları, sorumlulukların daha az olduğu günleri, geleceğe daha kolay inandığımız zamanları, henüz vazgeçmediğimiz hayalleri… O kişiyi düşündüğümüzde dinlediğimiz müzikler, gittiğimiz yerler, arkadaşlıklarımız, planlarımız ve o günlerde aynaya baktığımızda gördüğümüz kişi de hatıranın içine karışır.

“Onu özlüyorum” dediğimiz cümlenin içine bütün bir dönem sığabilir.

Bu duygu, uzun yıllar yaşadığımız bir evden taşındıktan sonra hissettiklerimize benzer.

Bir evde uzun süre yaşadığımızda sadece odalarına ve duvarlarına alışmayız. Sabah ışığının hangi pencereden içeri girdiğini biliriz. Kahvemizi içmeyi sevdiğimiz bir köşe vardır. Mutfağında sevdiğimiz insanları ağırlamış, penceresinden mevsimlerin değişmesini izlemiş, bazı geceler o evin sessizliğinde geleceğimizi düşünmüşüzdür. Bir süre sonra orası yaşadığımız bir yer olmaktan çıkar; hayatımızın bir döneminin hafızasına dönüşür.

Sonra taşınırız.

Yıllar sonra o evi düşündüğümüzde içimizde bir özlem belirir. İlk anda özlediğimizin ev olduğunu sanırız. Biraz daha dikkatli baktığımızda ise özlemin duvarlardan çok daha fazlasını taşıdığını fark ederiz. Sabah ışığında hissettiğimiz huzur, mutfakta geçirilen uzun akşamlar, pencereden dışarı bakarken kurduğumuz hayaller ve o günlerde hayatın içinde durduğumuz yer de o evin hatırasına karışmıştır.

Aslında özlediğimiz yalnızca ev değildir; o evde sürdürdüğümüz hayat ve o hayatın içindeki halimizdir.

Geçmişteki ilişkiler de zihnimizde böyle bir yere dönüşebilir. Birinin yanında yaşadığımız duyguları zamanla o kişiye aitmiş gibi hatırlamaya başlarız. Onunlayken daha özgür hissetmişsek özgürlüğümüzü, kendimizi daha güzel bulduğumuz bir dönemse çekiciliğimizi, hayata daha hevesle baktığımız yıllarsa canlılığımızı onun varlığıyla birleştiririz. İlişki sona erdiğinde bütün bunların da onunla birlikte gittiğini düşünmeye başlarız.

Oysa o hayatın içinde biz de vardık. Gülen, seven, merak eden, risk alan, yeni şeyler deneyen ve geleceğe dair heyecan duyan kişi bizdik. Karşımızdaki insan bu taraflarımızın ortaya çıkmasına alan açmış olabilir; ancak onların sahibi değildi.

Tıpkı bir evin huzuru yaratmaması, yalnızca huzurlu olduğumuz günlere ev sahipliği yapması gibi.

Bu ayrımı görebildiğimizde kendimize sorduğumuz soru da değişir. “Onu neden hâlâ unutamıyorum?” demek yerine, “Onun yanındayken kendimde en çok neyi seviyordum?” diye düşünmek özlemin içinde saklanan başka duyguları görünür hale getirebilir.

Cevap neşemiz ya da kendimizi daha cesur, daha özgür ve daha üretken hissettiğimiz halimiz olabilir. Birinin bizi sevmesinden çok, onun yanında kendimizi değerli hissetme biçimimizi de arıyor olabiliriz. O dönemde geleceğe daha büyük bir heyecanla baktıysak, bugün kişiden çok onunla özdeşleşen ihtimallere de özlem duyuyor olabiliriz.

Geçmişe biraz mesafeden baktığımızda, özlediğimiz şeyin hangi kısmının kişiye, hangi kısmının o dönemdeki hayatımıza ait olduğunu daha iyi görebiliriz. Birlikte yaşanan yakınlık kadar, o günlerde kendimizi nasıl hissettiğimiz de hatıranın bir parçasıdır. Bu nedenle eski bir ilişki zihnimizde canlandığında karşımıza sadece sevdiğimiz insan çıkmaz; onun yanında gülen, heyecanlanan, gelecek kuran ve hayatı belirli bir biçimde yaşayan halimiz de gelir.

İlişkilerde kişiye duyduğumuz özlemle onun yanında olduğumuz kişiye duyduğumuz özlemi ayırmak da bu nedenle kolay değildir. Birini gerçekten sevmiş olmamız, onunla birlikte yaşadığımız döneme ve o dönemdeki kendimize de özlem duyduğumuz gerçeğini değiştirmez. İkisi aynı hatıranın içinde birbirine karışabilir.

İnsan buradan baktığında özlem başka bir anlam kazanmaya başlar. “Onu geri istiyorum” düşüncesinin altında daha derin bir ihtiyaç saklanabilir:

“Yeniden öyle hissetmek istiyorum.”

Bu iki cümle birbirine benzese de bizi götürdükleri yer aynı değildir. İlki geçmişteki kişiye yönelirken, ikincisi bizi kendimize getirir.

Onun yanında daha cesur, daha neşeli, daha özgür ya da daha çok hayal kuran biri olduysak bütün bunlar ilişkiyle birlikte yok olmuş değildir. Bir başkası bu taraflarımızın ortaya çıkmasına alan açmış olabilir; fakat onları bizden alıp götüremez.

Bir zamanlar kendimizi çok sevildiğimiz, canlı ya da değerli hissettiğimiz bir dönemi yeniden yaşamak istememiz de geçmişteki kişiye geri dönmemiz gerektiği anlamına gelmez. Aslında aradığımız duygu hâlâ bize ait olabilir. Onu uzun zamandır aynı yoğunlukta hissetmediğimiz için kaynağını geçmişte sanıyor olabiliriz.

İşte bu noktada özlemekle geri dönmek arasındaki fark da belirginleşir. İnsan bir dönemi çok özleyebilir ve yine de o döneme geri dönmek istemeyebilir. Birini sevgiyle hatırlayabilir ve hayatında yeniden aynı yere koymaya ihtiyaç duymayabilir. Bazı anılar güzel kalır; değerleri de tam olarak geçmişte yaşanmış olmalarından gelir.

Bir ilişkiyi geride bırakmak da yıllarca yaşadığımız eski bir evi yıkmak değildir. O ev hâlâ hafızamızdadır. İçinde geçen güzel günler, sevdiğimiz köşeler, penceresinden gördüğümüz manzara bizim hikâyemizin bir parçası olmaya devam eder. Fakat bir yeri hatırlamakla hâlâ orada yaşamak istemek aynı şey değildir.

İnsan eski bir kapıyı yeniden açmak isterken aslında içeride bıraktığını sandığı bir parçasını arıyor olabilir. Oysa o parça hiçbir zaman orada kalmamıştır. Bizimle birlikte o kapıdan çıkmıştır; yalnızca yeni hayatımızın içinde ona henüz aynı yeri açamamışızdır.

Özlemin hafiflemesi de her zaman o kişiyi unutmakla başlamaz. Kimi insanları hatırlamaya devam ederiz. Bazı dönemler hayatımızda hep özel bir yerde kalır. Geride bırakmak, bunları silmek değil; artık onlara dönmeden de kendimize ait olanı yaşayabileceğimizi bilmektir.

Çünkü özlediğimiz her şey geçmişte kalmış değildir.

Bir zamanlar bir başkasının yanında tanıdığımız kendimize, bugün kendi hayatımızın içinde yeniden yer açabiliriz.

Ve gerçek vedalaşma, eski kapıyı bir daha hiç çalmamak değil; o kapının ardında bıraktığımızı sandığımız kendimizi artık başka bir yerde de bulabileceğimizi fark etmektir.

Kaynakça

  • Slotter, E. B., Gardner, W. L., & Finkel, E. J. (2010). Who am I without you? The influence of romantic breakup on the self-concept. Personality and Social Psychology Bulletin, 36(2), 147–160.
  • Sedikides, C., Wildschut, T., Routledge, C., & Arndt, J. (2016). Nostalgia fosters self-continuity: Uncovering the mechanism (social connectedness) and consequence (eudaimonic well-being). Emotion, 16(4).
  • Hong, E. K., Sedikides, C., & Wildschut, T. (2022). How does nostalgia conduce to global self-continuity? The roles of identity narrative, associative links, and stability. Personality and Social Psychology Bulletin, 48(5), 735–749.
BURCU HEPŞEN
BURCU HEPŞEN
Aile danışmanı ve Mindfulness eğitmeniyim. İlişki dinamikleri, kaygı ve stres yönetimi ile psikolojik dayanıklılık alanlarında çalışmakta; Mindfulness temelli stres ve duygu yönetimi üzerine seminerler vermekteyim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar