Neden İnsan Kendisini En Çok Tanıdığını Sandığı Yerde Yanılabilir?
Kendimizi tanımak gerçekten ne kadar mümkün?
“Ben kendimi bilirim.”
Bu cümleyi hayatımız boyunca defalarca kurarız. Ne istediğimizi, neyi sevmediğimizi, nasıl biri olduğumuzu, hangi durumda nasıl tepki vereceğimizi bildiğimizi düşünürüz. Hatta çoğu zaman kendimizi tanımayı, başkalarını tanımaktan daha kolay kabul ederiz. Sonuçta insan kendi zihninin içinde yaşamıyor mu?
Fakat tam da burada küçük bir paradoks ortaya çıkar: İnsan, kendisine en yakın kişi olduğu hâlde kendisini her zaman en doğru değerlendiren kişi olmayabilir.
Çünkü kendimizi tanımak yalnızca davranışlarımızı bilmek değildir. Bizi o davranışlara götüren korkuları, ihtiyaçları, savunmaları, beklentileri ve geçmiş deneyimleri de görebilmeyi gerektirir. Üstelik insan zihni, kendisi hakkında tarafsız bir gözlemci olmaktan çok, zaman zaman oldukça yaratıcı bir hikâye yazarıdır.
Kendimizle ilgili bildiklerimizin bir kısmı gerçekten bize aitken, bir kısmı yıllar içinde öğrendiğimiz rollerden, başkalarının bize verdiği isimlerden ve hayatta kalabilmek için geliştirdiğimiz alışkanlıklardan oluşur.
“Ben böyle biriyim” dediğimiz yerde ne oluyor?
Kendimizi tanımlarken sık sık kısa yollar kullanırız.
“Ben kıskanç biri değilim.”
“Ben kolay bağlanmam.”
“Ben insanlara güvenmem.”
“Ben çok sabırlıyım.”
“Ben yalnızlığı severim.”
“Ben asla affetmem.”
Bu cümleler ilk bakışta kişiliğimizi anlatıyor gibi görünür. Oysa bazen bir kişilik özelliğinden çok, kendimiz hakkında oluşturduğumuz bir anlatıyı temsil ederler.
Örneğin kendisini “çok güçlü” olarak tanımlayan bir insan, yıllarca kırılganlığını göstermemeyi öğrenmiş olabilir. “Ben kimseye ihtiyaç duymam” diyen biri, bağımsızlığından oldukça memnun olabilir; fakat bu bağımsızlığın altında hayal kırıklığına uğramaktan duyduğu korku da bulunabilir.
Buradaki mesele kişinin kendisi hakkında yanılıyor olması değil; kendisiyle ilgili hikâyenin yalnızca bir bölümünü biliyor olmasıdır.
İnsan bazen karakteriyle savunma mekanizmasını birbirine karıştırabilir.
En büyük kör noktamız: Kendimize verdiğimiz anlam
Davranışlarımızı çoğu zaman sonuçlarından değil, niyetlerimizden hareketle değerlendiririz.
Bir başkasına karşı mesafeli olduğumuzda “sınırlarımı koruyorum” diyebiliriz. Başkası aynı şeyi yaptığında ise “soğuk ve ilgisiz” olduğunu düşünebiliriz.
İşte insan zihninin küçük ama önemli oyunlarından biri burada başlar: Kendimize gösterdiğimiz anlayışı başkalarına göstermeyebiliriz.
Üstelik geçmiş deneyimlerimiz de bugünkü davranışlarımızın anlamını şekillendirir. Bir zamanlar terk edilmiş olmak, bugün yaşanan sıradan bir uzaklaşmayı olduğundan daha büyük bir tehdit gibi hissettirebilir. Geçmişte küçümsenmiş olmak, basit bir eleştiriyi kişisel bir saldırı gibi algılamamıza neden olabilir.
Bu durumda verdiğimiz tepki bize son derece “mantıklı” gelir. Çünkü zihnimiz yalnızca bugünü değil, bugünün çağrıştırdığı bütün geçmişi de değerlendiriyordur.
Dolayısıyla bazen bugünkü kişiye değil, geçmişteki bir deneyimin bıraktığı duyguya cevap veririz.
Kendimizi tanımak, kendimize inanmakla aynı şey değildir.
Kendini tanımak, kendisi hakkında kesin hükümler vermek değildir.
Aksine, zaman zaman kendi hükümlerinden şüphe edebilmektir.
“Ben neden buna bu kadar öfkelendim?”
“Bu davranış gerçekten beni mi rahatsız etti, yoksa bende başka bir şeyi mi tetikledi?”
“Ben gerçekten bunu istemiyor muyum, yoksa istemekten korkuyor muyum?”
“Bu insanı mı kaybetmekten korkuyorum, yoksa onun yanında olduğum kişiyi mi?”
Bu sorular kolay değildir. Çünkü insanın kendisiyle ilgili oluşturduğu imaja küçük çatlaklar açarlar.
Fakat psikolojik farkındalık tam da bu çatlaklardan içeri girer.
Kendini tanımak, kendine bir etiket yapıştırmak değil; o etiketin arkasına bakabilmektir.
Belki de kendimizi değil, kendimiz hakkındaki hikâyeyi biliyoruz
İnsan değişir. Yaşadıkları, ilişkileri, kayıpları, başarıları ve hayal kırıklıkları onun kendisiyle kurduğu ilişkiyi de değiştirir.
Bu nedenle yıllar önce verdiğimiz bir kararın bugün hâlâ bizi tanımlaması gerekmeyebilir.
Bir zamanlar susmak bizi korumuş olabilir. Bugün ise aynı suskunluk bizi yalnızlaştırabilir.
Bir zamanlar herkese güvenmemek gerekli olmuş olabilir. Bugün ise aynı tutum yakınlık kurmamızı engelleyebilir.
Bir zamanlar güçlü olmak hayatta kalmanın yolu olmuş olabilir. Bugün ise yardım istemeyi zorlaştırabilir.
Bu yüzden “Ben böyleyim” cümlesi bazen bir kişilik tanımı değil, geçmişten kalmış bir savunmanın özeti olabilir.
Kendini tanımak, kendine şaşırabilmeyi göze almaktır
Belki de insanın kendisini en çok tanıdığını sandığı yerde yanılmasının nedeni, kendisine çok yakın olmasıdır. Aynaya her gün baktığımızda yüzümüzdeki küçük değişimleri fark etmememiz gibi, kendimizdeki bazı psikolojik değişimleri de içeriden yaşadığımız için göremeyebiliriz.
Gerçek kendilik bilgisi, “Ben kimim?” sorusuna tek ve değişmez bir cevap bulmakla başlamaz.
Bazen “Ben neden böyleyim?” diye durup düşünmekle başlar.
Ve belki de kendimizi gerçekten tanımaya başladığımız an, kendimiz hakkında bildiğimiz her şeyden biraz şüphe etmeye cesaret ettiğimiz andır.
Çünkü insanın kendisiyle kurabileceği en olgun ilişki, “Ben kendimi çok iyi tanırım” demekten ziyade,
“Kendimde henüz tanımadığım yerler olabilir.”
diyebilmektir.
Kendimizi tanımak; bütün cevaplara sahip olmak değil, kendi cevaplarımızın da değişebileceğini kabul etmektir. Çünkü insan tamamlanmış bir kişilik dosyası değil, sürekli yeniden yazılan bir hikâyedir.
