Cumartesi, Ağustos 29, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yanlış Masalardan Kendi Sofrana

Çocukken düşüncesiz ve dışlayıcı davranışların okul bahçesinde kalacağına, herkesin yaş aldıkça olgunlaşacağına inanırdık. Oysa bu hareketler sadece zamanın geçmesiyle kendiliğinden yok olup gitmez; kişi duygusal olarak olgunlaşmadığı sürece sadece biçim değiştirir. Yıllar geçer, mekânlar değişir fakat birçok insan büyümez, sadece yaşlanır. Sahneye eylemlerinin sorumluluğunu alamayan, empati kuramayan, düşüncesizce hareket eden yetişkin-çocuklar çıkar.

Değişen Yaşlar, Değişmeyen Davranışlar

Gündelik yaşantımızda bu duygusal olgunlaşmamışlık ile çok sık karşılaşırız, bize hiç yabancı değildir. Ofisteki bir toplantıda fikrinizin "yanlışlıkla" duymazdan gelinmesinde, arkadaş grubunda "Şaka yapıyorum canım, ne kadar alıngansın" cümlesinin arkasına saklanan pasif-agresif iğnelemelerde ya da sizi dışarıda bırakan o sessiz anlaşmalarda gizlidir. Çocukluktaki "sen bizimle oynama" tavrının karşılığı olan dahil edilmediğiniz o WhatsApp grupları, göz devirmeler ve kibarlık kisvesi altında ustaca saklanmış o sessiz dışlamadır. Fransız psikiyatrist ve psikanalist Marie-France Hirigoyen’e (2024) göre duygusal istismar her zaman açık bir saldırı biçiminde ortaya çıkmaz; alay, küçümseme, görmezden gelme ve imalarla yürütülen iletişim de kişinin kendi algısından ve yeterliliğinden şüphe etmesine yol açabilir. Karşınızdaki kişi, eyleminin sorumluluğunu almak yerine, suçu hemen sizin "aşırı hassasiyetinize" yükler. Kişi kendisiyle yüzleşmemek için zaman zaman mikro-saldırganlıklar ve gaslighting'e başvurup size zarar verirken, aynı zamanda sizi bu zararı "hayal etmekle" suçlar.

Peki, enerjimizi emen, sorumluluk almayan, hatayı sürekli karşı tarafa yıkan ve bizi kendimizden şüphe etmeye iten bu insanlarla aynı masada otururken aslında nasıl hissederiz?

Masada Kalmanın Sessiz Bedeli

Bazen ait olma arzusu, bazen de görünmez bir mecburiyet oturtur bizi o masaya. Bizse altımızdaki sandalyenin ayaklarının sağlam olduğunu ve öyle kalacağını umarız. O masanın güçlü ya da popüler olduğuna dair bir düşünceye kapılır, kariyerimiz, itibarımız veya sosyal onayımız için o gruba entegre olmanın gerekli olduğuna inandırılırız. Bu dışsal baskılara "sorun bende", "bir hata yaptım" düşünceleri eşlik eder. "Belki de gerçekten ben yanlış anladım" veya "abartıyorum sanırım" diyerek maruz kaldığımız sınır ihlallerini kendi içimizde meşrulaştırmaya çalışırız. Hirigoyen’in tarif ettiği gibi, saldırganlık doğrudan değil de belirsizlik, çelişki ve geçersizleştirme üzerinden ilerlediğinde kişi bir süre sonra karşısındakini değil, kendisini sorgulamaya başlayabilir. Kendimize yönelik şüphelerimiz, güler yüzleriyle zorbalık yapan bu insanların ekmeğine yağ sürer. Hakkımızı savunma durumunda oluşabilecek olası bir çatışmada ise kimsenin bize hak vermeyeceğini, yalnız bırakılacağımızı düşünürüz.

Bazen de çok isteyerek, sevdiğiniz insanlarla, başlarda her şeyin çok güzel olduğu bir sofraya oturursunuz. Kendiniz olabildiğinizi sandığınız o masada muhabbet ilerler, yemekler yenilip servisler yapılmaya devam ederken payınıza düşenin gitgide azaldığını, tabağınızdakilerin ise tatsızlaşıp soğuduğunu fark edersiniz. Bir bakarsınız ki herkes tatlıya geçmiştir ama siz hâlâ açsınızdır.

Sırf o masada bir sandalyemiz olsun diye sınırlarımızın ihlal edilmesine, değerlerimizin çiğnenmesine göz yumarız. Oysa Brené Brown’un (2017) Braving the Wilderness kitabında belirttiği gibi, uyumlanmak ile gerçek aitlik aynı şey değildir. Masada kabul görmek için kişiliğimizi törpülemek ve başkalarının duymak istediği şeyleri söylemek sadece "uyum sağlamaktır". Gerçek aitlik ise ancak tüm kusurlarımız ve doğrularımızla kendi otantik hâlimizi ortaya koyabildiğimizde gerçekleşir; bu da gerektiğinde tek başına durma cesaretini göstermeyi gerektirir.

Bazen ait olabilmek için yalnızca ne düşündüğümüzü değil, neye tahammül edebildiğimizi de değiştirmeye başlarız. Rahatsız olduğumuz şeyi söylememek, istemediğimiz şeye evet demek, sırf karşımızdakini kaybetmemek için kendi sınırlarımızı biraz daha geriye çekmek… Bir süre sonra mesele artık başkalarının bizden ne istediği değildir; bizim kendimizden ne kadar vazgeçtiğimizdir. Belki de tam burada sınırların ne anlama geldiğini yeniden düşünmek gerekir. Sınır koymak, insanları hayatımızdan çıkarmak değil; kendimizi onların içinde kaybetmemektir. Nedra Glover Tawwab (2021), Set Boundaries, Find Peace kitabında sınırları, başkalarını kontrol etmenin ya da onları istediğimiz gibi davranmaya zorlamanın bir yolu olarak değil; neye ihtiyacımız olduğunu, neyi kabul edip neyi etmeyeceğimizi açıkça ortaya koymanın bir biçimi olarak ele alır. Sınır koymak, karşımızdakinin değişeceğinin garantisini vermez. Asıl değişen, bizim kendi yerimizi ve sorumluluğumuzu yeniden belirlememizdir.

Sınır koyduğumuzda hissettiğimiz suçluluk, her zaman yanlış bir şey yaptığımız anlamına gelmez. Özellikle uzun süre başkalarının beklentilerine göre yaşadıysak, ilk kez kendi ihtiyacımızı öne koymak bize bencillik gibi gelebilir. "Hayır" demenin ardından gelen huzursuzluk, bazen sınırımızın yanlışlığından değil, o sınırı koymaya ne kadar alışık olmadığımızdan kaynaklanır. Kendi ihtiyacımızı dile getirmeyi öğrendikçe, başkalarını memnun etmenin getirdiği geçici rahatlık ile kendimize sadık kalmanın verdiği daha derin huzur arasındaki farkı görmeye başlarız.

Bir masada kabul görmek için kişiliğinizi törpülemek, fikirlerinizi sansürlemek ve sürekli karşınızdakinin egosunu okşamak zorundaysanız, o masa sizin için sadece bir hapishanedir. Ait olmadığınız bir masada verdiğiniz tavizlerle gördüğünüz kabul size değer katmamakla birlikte kendinize ettiğiniz bu sessiz ihanet öz saygınızdan çalar. Etrafınız kalabalık ama siz yalnızsınızdır.

Sandalyeyi geri itip ayağa kalkmak bir "kaybediş" veya "pes ediş" değil; kişinin kendi sınırlarını ve değerini yeniden ilan etmesidir. Çünkü ait olmadığınız bir masanın parçası olmaktansa kendi sofranızı kurmak daha özgürleştiricidir.

Kaynakça

  • Brown, B. (2017). Braving the wilderness: The quest for true belonging and the courage to stand alone. Random House.
  • Hirigoyen, M.-F. (2024). Manevi taciz: Gündelik hayatta sapkın şiddet (H. Bucak, Çev.). İletişim Yayınları.
  • Tawwab, N. G. (2021). Set boundaries, find peace: A guide to reclaiming yourself. TarcherPerigee.
Zeynep Ata
Zeynep Ata
Uzman Klinik Psikolog Zeynep Ata, lisansını Özyeğin Üniversitesi Psikoloji bölümünde, yüksek lisansını ise İngiltere’de Sussex Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji programında tamamlamıştır. Yetişkin ruh sağlığına odaklanan Ata, tezinde erken yaşam stresinin ergenlik ve erken yetişkinlikte madde kullanım bozukluklarının gelişimine etkisini incelemiştir. Maya Vakfı, Fransız Lape Hastanesi ve çeşitli klinik ortamlardaki deneyimlerinin yanı sıra yürüttüğü araştırmalarla klinik ve akademik alanda kendini geliştirmiştir. Bağımlılık, travma, yas, duygudurum bozuklukları, cinsel sorunlar ve parafili konularına odaklanmakta; ACT, BDT, Psikodinamik ve Varoluşçu Psikoterapi yaklaşımlarıyla ilgilenmektedir. Psikoloji alanında bilgi paylaşımını, bilimsel düşüncenin yaygınlaşmasını ve toplumsal farkındalığı öncelik edinen Ata, yazıyla akademik ve klinik perspektifleri buluşturuyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar