Perşembe pazarları, küçüklüğümüzün en güzel mekânlarından biriydi; perşembe de haftanın en güzel günüydü. Market kültürünün henüz yaygınlaşmadığı o yıllarda her şeyin en tazesi pazarda bulunurdu. Üstelik pazarlar sadece alışveriş yapılan değil; insanların birbirini gördüğü, birbirine göründüğü en değişmez buluşma noktasıydı. Yeni nişanlılar, taze evli çiftler ve çocuklarının elinden tutan aileler memleketimdeki o kapalı pazar yerine akın ederdi. Yaymacıların revaçta olduğu o günlerde annemin eteğine yapışır, canım ne istemişse alınana kadar ayak direrdim.
Hâlâ en sık uğradığım mekânlardan biri olmasının yanı sıra pazar yeri; bir tezgâhın etrafında toplanan kadınların verdiği güvenle farkında olmadan kendimi bulduğum yerdi. Komşuda bulunan meyve ve sebzeyi satmanın ayıp sayıldığı bir yerdi memleketim. Kimin bahçesinde fazladan ne varsa komşunun da sofrasına girdiği; zenginliğin evle ya da arabayla değil, karakterle ölçüldüğü zamanlardı.
Çocukluk anıları, üstü tozlu bir kitap gibi hayatın değişmez anayasasını inşa eder. Gelecek yıllarda yaşanacak ne varsa onun kurallarına göre şekillenir; insan, yeni yaşamını yine onun öğrettiği dilde kurar. Bugün hissettiklerimiz, Freud’un da belirttiği gibi basit bir eskiye özlem değildir; geçmiş deneyimlerimizin birebir tekrarıdır. Dün pazarda hissettiğim duygular bugün hâlâ aynı anlamını koruyor. Elbette pazarın sadece alışveriş yapılan bir yer olmasından değil; kerli ferli bir kadın olan annemin, ihtiyaçlarımızı en güvenilir ellerden karşıladığı o huzurlu liman olmasından….
Bu satırlarda vurgulanmak istenen, “Ah, nerede o eski günler!” diyerek geçmişe duyulan sıradan bir özlem ya da eskiye öykünme değildir. Asıl amacım; yetişkinlik yaşantımızı gölge gibi takip eden çocukluk izlerinin aldığımız kararlarda, seçtiğimiz eylemlerde ve kurduğumuz ilişkilerde —çoğunlukla bilinçdışı bir gayretle— ne denli etkili olduğunu anlatabilmektir. Yaşantımızdaki varlığını çoğumuzun bildiği ama pek azımızın fark edebildiği bu garip döngü, aslında içimizdeki çocuğun güvenli bir alanda hayatta kalma gailesinden başka bir şey değildir.
Doğadaki tüm canlılarda olduğu gibi içgüdüsel bir mekanizmayla hayatta kalmaya kurgulanmış olan yaşantımız, bakımverenin ilgisine ve sevgisine uzun yıllar muhtaçtır. Hatta bu durum, bizimki gibi duygusal algısı yüksek toplumlarda bir ömür boyu ebeveyn ilgisine aç yaşamamıza yol açabilir. Bugün çoğu yetişkinin ilişkilerinde karşılaştığı temel sorun; tam anlamıyla özerkleşememek, ayrılamamak ve kendi kararlarını cesaretle verememektir. Bir başka deyişle, çocuk kalma arzusu ve yetişkin kimliğini bir türlü kazanamama hali…
Pazar örneğinde olduğu gibi geçmiş yaşantıların hissettirdiği duygu ve arzuların bugünü derinleştirdiği muhakkak… Bugünü dünün referanslarıyla inşa etmek, içindeki yoğun duygularla dünden bugüne bir köprü kurmak elbette kaçınılmaz. Peki, asıl kırılma nerede gerçekleşiyor? Dünün hisleri ne zaman hayatımızı zora sokmaya başlıyor; nerede bugüne ışık olmak yerine gölge düşürüyor?
Yaşadığınız ilişkilerde sürekli haksızlığa uğradığınızı mı düşünüyorsunuz? Karşılaştığınız olaylar sizi hep değersiz ve önemsiz hissettiren sonuçlara mı sürüklüyor? İçine düştüğünüz hayal kırıklığı, çoğu zaman sizi sorunlarla başa çıkılmaz bir çaresizliğe mi sürüklüyor? Bu sorulara cevabınız “evet” ise, geçmişin gölgesinde bir yaşam sürdürüyor olabilirsiniz. Elbette zaman zaman bu yoğun ve sarsıcı duygularla baş başa kalmak kaçınılmazdır; ancak psikolojik dayanıklılığı yüksek bireyler bu tür dönemleri çok daha kısa sürede atlatabilirler.
Peki, bu duygusal süreç açısından riskli grupta olduğunuzu nasıl anlayabilirsiniz? Hayatınızın belirli dönemlerinde bu yoğun duyguların esiri olmak ve uzun süre tek başınıza bunların üstesinden gelememek; sosyal bağlarınızın zayıflaması, genel bir mutsuzluk ve huzursuzluk hali, yaşamdan tat alamama, sürekli bir gerginlik ve ilişkilerde bitmek bilmeyen çatışmalar bu durumun en belirgin işaretleridir.
Hayatın akışını bozan ve içinden çıkılması imkansız görünen zor yaşam olaylarıyla başa çıkmak elbette mümkün; ancak bunun ilk koşulu, ne yaşandığının farkında olmak, yani bir adım geri çekilip yaşamın işlevselliğini bozan olay örgüsünü görebilmektir.
Eskiden “Herkes ruhsal destek almalı mı?” sorusuna verdiğim yanıt kesin bir “evet” iken, şimdilerde bu görüşüm değişti. Güçlü bir sosyal destek mekanizmasına sahip olan ve kendi olanaklarıyla sürecin üstesinden gelebilen bireyler için artık terapiyi bir zorunluluk olarak görmüyorum. Öyleyse ruhsal destek, herkes için olmazsa olmaz bir şart değil; kişinin kendi kaynaklarının yetersiz kaldığı, fonksiyonelliğin kaybolduğu durumlarda devreye girmesi gereken kıymetli bir rehberdir.
Pazar örneğine dönecek olursam; herkesin yaşamında sığındığı bir pazar yeri olmalı. Bu metafor, çocuk benliğin elinden tutan sıcak bir el, bocaladığında kendine yönelen huzurlu bir çift bakış ve varlığıyla güvende hissettiren korunaklı bir çatı sunar. Ruhsal açıdan dengede hisseden yetişkinler, erken çocukluk döneminde bakımverenlerinden aldıkları bu güvenli yaşantıları içselleştirebilmiş kişilerdir. Hayatını ruhsal bir yükle sürdürmekte zorlananlar ise ebeveynleriyle o temel iyilik halini zamanında kuramamış ve bu nedenle içsel bir dayanak geliştirememiş olanlardır. Bu insanlar, içlerindeki çocuğu büyütemedikleri için kendilerini tam bir yetişkin gibi hissedemez ve dolayısıyla yetişkinliğe uygun davranışlar da sergileyemezler.
Elbette kendi kendine yetebilmeyi ve içsel bir bütünlük hissetmeyi öğrenmek mümkündür. Terapi süreciyle o “Perşembe pazarı” öğretisini içselleştirmek; güvenli bağlar kurabilmeyi ve bu sayede geçmişte eksik kalan o korunaklı çatıyı yetişkin benlikle yeniden inşa edebilmeyi mümkün kılar.


