Çarşamba, Ağustos 5, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Aşkın Gözü Kör Mü Gerçekten?

“Aşkın gözü kördür.”

Belki de ilişkiler üzerine söylenmiş en eski ve en çok tekrarlanan cümlelerden biridir bu. Bir arkadaşımızın yanlış seçimlerini izlerken söyleriz, aile büyüklerimiz ilk aşkımızı anlamlandıramadığında söyler, bazen de yıllar sonra eski bir fotoğrafa bakarken sessizce kendi kendimize fısıldarız. Oysa bir psikolog olarak bu cümleyi her duyduğumda aklıma aynı soru gelir: Gerçekten kör olan aşk mı, yoksa aşık olduğumuzda dünyayı algılama biçimimiz mi değişiyor?

İnsan zihni sandığımız kadar tarafsız değildir. Aslında beynimiz, dış dünyayı olduğu gibi kaydeden bir kamera değil; sürekli seçim yapan, eksikleri tamamlayan ve anlam üreten canlı bir editördür. Sevdiğimiz bir insan söz konusu olduğunda ise bu editör, tarafsızlığını büyük ölçüde kaybeder. Çünkü romantik aşk, yalnızca bir duygu değildir; beynin ödül sistemini, dikkat mekanizmalarını, belleği ve hatta karar verme süreçlerini etkileyen biyopsikososyal bir deneyimdir.

İlk görüşte aşk dediğimiz o büyülü anı düşünelim. Kalbin hızlanması, avuç içlerinin terlemesi, sürekli aynı kişiyi düşünme hâli… Bunlar çoğu zaman kaderin işareti gibi yorumlanır. Oysa nöropsikoloji bize bunun aynı zamanda beynin kimyasal bir senfonisi olduğunu söyler. Özellikle dopamin düzeyindeki artış, sevdiğimiz kişiyi sıradan biri olmaktan çıkarıp zihnimizde ödül değeri yüksek bir figüre dönüştürür. Bu yüzden ondan gelen tek bir mesaj bütün günümüzü güzelleştirebilir; birkaç saatlik sessizlik ise sanki zamanın akışını değiştirebilir. Aşk, beynin ödül sistemini öylesine güçlü harekete geçirir ki kişi sevdiği insanı düşünmeden durmakta zorlanabilir. Bu durum bir zayıflık değil, insan doğasının bir parçasıdır.

Ancak tam da bu noktada “aşkın gözü kördür” sözü anlam kazanmaya başlar. Çünkü beynimiz ödül olarak gördüğü şeyi korumaya eğilimlidir. Sevdiğimiz kişinin güzel yanları büyürken eksikleri küçülür. Kaba bir davranış “yorgundu” diye açıklanır, unutulan bir söz “dalgındı” diye geçiştirilir, tekrar eden kırgınlıklar ise “beni aslında seviyor” düşüncesiyle anlamlandırılır. Dışarıdan bakan biri için oldukça görünür olan kırmızı bayraklar, ilişkinin içindeki kişi için neredeyse silikleşebilir.

Burada önemli olan nokta şudur: İnsan gerçeği görmezden geldiği için değil, gerçeği farklı yorumladığı için yanılabilir. Psikolojide buna doğrulama yanlılığı denir. Zihnimiz, inanmak istediği şeye uygun kanıtları toplamaya daha yatkındır. Eğer “o beni seviyor” inancı güçlüyse, sevildiğimizi hissettiren davranışları daha kolay hatırlarız; incindiğimiz anlar ise geçici istisnalar gibi görünmeye başlar. Aşk bazen gerçeği değiştirmez, yalnızca gerçeğin üzerine daha sıcak bir ışık düşürür.

Elbette bunun yalnızca biyolojiyle açıklanması eksik olur. Çünkü hiçbir insan ilişkilere boş bir sayfa olarak başlamaz. Çocukluğumuz, ebeveynlerimizle kurduğumuz bağ, geçmiş ilişkilerimiz ve kendimiz hakkında geliştirdiğimiz inançlar, romantik ilişkilerimizin görünmez mimarlarıdır. Sürekli terk edilmekten korkan biri, en küçük mesafeyi bile ayrılık işareti olarak okuyabilir. Duygusal yakınlığa alışık olmayan biri ise kendisini gerçekten seven birinin yanında bile huzursuz hissedebilir. Çoğu zaman partnerimizle değil, geçmişimizin yankılarıyla konuşuruz.

Bu nedenle danışma odasında en sık duyduğum cümlelerden biri şudur: “Aslında başından beri bazı şeyleri hissediyordum.” Bu cümlenin devamı genellikle aynıdır: “Ama konduramadım.”

İşte insan zihninin en kırılgan tarafı da burada ortaya çıkar. Çünkü umut, psikolojik olarak son derece güçlü bir duygudur. Umut varsa insan bekler. Bekledikçe açıklar. Açıkladıkça tolere eder. Tolere ettikçe sınırlarını biraz daha geriye çeker. Bir gün dönüp baktığında ise “Ben buna nasıl izin verdim?” diye kendine şaşırır. Oysa çoğu zaman olan şey bir anda yaşanmamıştır. Küçük tavizler, sessizce verilen ödünler ve görmezden gelinen hayal kırıklıkları zaman içinde birikmiştir.

Fakat aşkı yalnızca bir yanılgı olarak görmek de haksızlık olur. Çünkü sağlıklı bir ilişki, tam da beynin ilk büyüsünün yavaş yavaş çözülmeye başladığı yerde doğar. İlk heyecanın yerini güven aldığında, idealize edilen kişinin yerine gerçek insan geçtiğinde ve “mükemmel” beklentisi yerini “gerçek” olana bıraktığında sevgi olgunlaşmaya başlar.

Romantik aşk üzerine yapılan uzun dönemli çalışmalar, kalıcı ilişkileri ayakta tutanın ilk günlerdeki yoğun tutku değil; karşılıklı güven, duygusal güvenlik, sağlıklı iletişim ve birlikte problem çözebilme becerisi olduğunu gösteriyor. Çünkü dopaminin yarattığı heyecan zamanla azalırken, ilişkinin temelini oksitosin ve güven duygusu güçlendirmeye başlıyor. İlk zamanlarda kalbin hızını artıran şey, yıllar sonra eve döndüğünüzde hissettiğiniz huzura dönüşüyor. Belki de gerçek aşk tam olarak burada başlıyor. Kalbin daha az çarpması değil; artık korkmadan atabilmesiyle…

Ne yazık ki günümüz dünyası bu dönüşümü sabırla beklemeyi zorlaştırıyor. Sosyal medya bize sürekli kusursuz ilişkiler gösteriyor. Birbirine çiçek alan çiftler, sürpriz tatiller, romantik videolar, filtrelenmiş mutluluklar… Oysa psikologlar bilir ki ilişkinin kalitesi, birlikte çekilen fotoğraflarda değil; fotoğraf çekildikten sonraki hayatta saklıdır. Hastalıkta birbirine gösterilen şefkatte, fikir ayrılıklarında korunan saygıda, sessizliklerin huzur verebildiği anlarda…

Belki de bu yüzden aşkın en olgun tanımı, kusurları görememek değildir. Tam tersine, onları görebilecek kadar yakın olup yine de bilinçli bir seçim yapabilmektir. Gerçek sevgi, karşımızdaki insanı olduğundan farklı hayal etmek değil; olduğu haliyle tanımaya cesaret etmektir. Çünkü idealize edilen insanlara âşık olmak kolaydır. Zor olan, gerçek bir insanı sevmeyi öğrenmektir.

Peki, aşkın gözü gerçekten kör mü?

Sanırım hayır.

Aşkın gözleri açıktır; fakat ilk zamanlarda baktığı yere kalbi de eşlik eder. Kalp heyecanlandığında zihnin merceği yumuşar, kusurlar sertliğini kaybeder, umut olasılıkların önüne geçer. Zaman ilerledikçe o mercek yeniden netleşir. İşte ilişkinin kaderi de tam o noktada belirlenir. Eğer iki insan yalnızca birbirlerinin en güzel hallerini değil, en kırılgan, en eksik ve en gerçek taraflarını da taşıyabiliyorsa; aşk, romantik bir histen çok daha fazlasına dönüşür. Bir seçim olur. Her gün yeniden verilen, sessiz ama güçlü bir seçim…

Belki de aşkın gözü hiçbir zaman kör değildi. Belki sadece ilk başta ışığa fazla yakındı. Işık gözümüzü kamaştırdığında ayrıntıları seçemeyiz. Ama zaman geçer, göz alışır, görüntü berraklaşır. Eğer o berraklığın içinde hala aynı yüze sevgiyle bakabiliyorsak, işte o zaman aşk, biyolojinin heyecanından çıkıp insan ruhunun en olgun duygularından birine dönüşmüş demektir.

Çünkü gerçek aşk, gözlerini kapatarak değil; gözlerini sonuna kadar açarak “Seni görüyorum.” diyebilmektir.

İlayda Esen
İlayda Esen
Psk. İlayda Esen, lisans eğitimini onur öğrencisi olarak tamamlamış, psikodinamik yönelimli bir bakış açısıyla bireyin iç dünyasını ve duygusal süreçlerini anlamaya odaklanan bir psikologdur. Ergen ve yetişkinlerle yürüttüğü terapi süreçlerinde duygusal yeme, bağlanma örüntüleri, kimlik gelişimi, depresyon, anksiyete, travma ve yas temalarıyla çalışmaktadır. Bu alanlarda yürüttüğü çalışmalara ek olarak Psikodinamik Psikoterapi, Bilişsel Davranışçı Terapi, Oyun Terapisi ve Travma Psikoterapisi gibi çeşitli eğitimleri tamamlamıştır. Psychology Times’ta yayımladığı yazılarında ise psikolojiyi herkesin içgörü ve farkındalık geliştirebileceği bir dille aktarmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar