Bir kitabın beş sayfasını okudunuz. Sayfayı çevirdiniz. Hiçbir şey hatırlamadığınızı fark ettiniz. Ya da az önce tanıştığınız kişinin adını birkaç dakika sonra hatırlayamıyor musunuz? Çoğumuz bu anlarda “hafızam çok kötü” sonucuna varıyoruz. Peki ya sorun hafızanız değilse ve o bilgi yeterince güçlü bir şekilde belleğe kodlanmadıysa? Çoğumuz unutmayı, belleğin başarısızlığı olarak görürüz. Oysa hatırlayamadığımız her bilgi gerçekten unutulmuş olmayabilir. Bazı deneyimler, dikkatimizi yeterince çekmedikleri ya da zihnimiz o sırada başka bir yük taşıdığı için uzun süreli belleğe hiç ulaşamaz. Kaygı, depresyon ve kronik stres gibi ruhsal durumlar da bu sürecin işleyişini değiştirebilir.
Beyin Gerçekten Dünyayı “Kaydeder” Mi?
Çoğumuz beynimizin bir kamera gibi çalıştığını düşünürüz. Yaşadıklarımızı olduğu gibi kaydettiğine, ihtiyaç duyduğumuzda da bu kayıtları açıp izlediğimize inanırız. Oysa sinirbilim bize bambaşka bir tablo sunuyor. Beyin pasif bir kayıt cihazı değil; sürekli seçim ve eleme yapan, anlamlandıran ve yeniden düzenleyen aktif bir bilgi işleme sistemidir.
Peki bu bilgi işleme sistemi nasıl çalışıyor basitçe bakalım. Gün içinde milyonlarca uyarana maruz kalır; ancak bunların yalnızca çok küçük bir kısmı belleğe ulaşacak yolculuğa çıkabilir. Bir bilginin hafızamızda yer edinebilmesi için önce dikkatimizi çekmesi gerekir. Dikkatimizi çekmeyen ya da zihnimiz başka düşüncelerle meşgulken karşılaştığımız bilgiler, çalışma belleğinde yeterince işlenemez. İşlenemeyen bilgi ise güçlü bir şekilde kodlanamaz ve uzun süreli bellekte kalıcı bir iz oluşturamaz. Bu nedenle bazen “unutmak” dediğimiz şey, aslında beynin bilgiyi en başından etkili biçimde öğrenememesidir. Belleği bir kütüphane gibi düşünün. Ondan önce çalışan görünmez bir kütüphaneci vardır. Yani kütüphaneci kitabı rafa koymazsa, günler sonra o kitabı ne kadar ararsanız arayın bulamazsınız.
Peki Ruhsal Durumlarımız Belleği Nasıl Etkiliyor?
Kaygı, depresyon ve kronik stres yalnızca nasıl hissettiğimizi değil; beynimizin bilgiyi işleme biçimini de etkileyebilir. Çünkü öğrenme ve bellek, yalnızca zekâya ya da hafızanın gücüne bağlı değildir. Dikkat, duygu düzenleme, bilişsel yük ve bilgi işleme hızı gibi birçok süreç birlikte çalışır. Bu süreçlerden biri aksadığında ise kişi çoğu zaman bunu yalnızca “unutkanlık” olarak deneyimler. Bu durum sadece “unutkanlık” olmayabilir. Ruhsal durumlarımız devreye girmiş olabilir. Örneğin kaygılı bir beyin için öncelik öğrenmek değil, olası tehditleri fark etmektir. Zihin sürekli “Ya yanlış yaparsam?”, “Ya kötü bir haber alırsam?”, “Ya bir şeyi gözden kaçırırsam?” gibi düşüncelerle meşgul olduğunda, dikkat dış dünyadan iç dünyaya yönelir. Böylece yeni bilgiler çalışma belleğinde yeterince işlenemeyebilir ve kalıcı belleğe aktarılması zorlaşabilir. İşte bu yüzden bazen bir kitabın beş sayfasını okur ama içeriğini hatırlayamayız. Gözlerimiz satırları takip ederken zihnimiz çoktan başka bir senaryonun içindedir. Öğrenemediğimiz için değil, beynimiz o anda öğrenmeye yeterince kaynak ayıramadığı için bu durum yaşanıyor olabilir. Sinirbilim araştırmaları, kaygı düzeyi arttığında amigdalanın tehdit algısına daha duyarlı hâle gelebildiğini, buna karşılık dikkati ve planlamayı yöneten prefrontal korteksin verimliliğinin azalabildiğini göstermektedir. Bu durum, zihinsel kaynakların önemli bir kısmının olası tehditlere ayrılmasına neden olabilir. Depresyonda ise tablo kaygıdan biraz farklıdır. Sorun her zaman tehdit odaklı bir dikkat değildir; çoğu zaman zihinsel enerjinin azalması, işlemleme hızının yavaşlaması ve motivasyon kaybıdır. Bu nedenle yeni bilgileri öğrenmek daha fazla çaba gerektirebilir; kişi hem günlük ayrıntıları hem de okuduğu ya da dinlediği bilgileri hatırlamakta zorlandığını hissedebilir. Öte yandan yeni anıların oluşmasında önemli rol oynayan hipokampüs de kronik stres ve depresyon süreçlerinden etkilenebilir. Bu nedenle yeni bilgilerin kalıcı belleğe aktarılması zorlaşabilir.
Bellek Bir Sonuçtur
Bütün bunlara baktığımızda; hayatta yaşadığımız her unutkanlık, zayıf bir hafızanın göstergesi değildir. Bellek; dikkat, duygu durumu, bilgi işleme hızı ve öğrenme süreçlerinin birlikte çalıştığı karmaşık bir sistemdir. Kaygı, depresyon ve kronik stres gibi ruhsal durumlar bu sistemin farklı basamaklarını etkileyebilir. Sonuç olarak kişi, bilgiyi öğrenmekte ya da daha sonra hatırlamakta güçlük yaşadığını hissedebilir. Belki de yıllardır “Hafızam çok kötü.” diyerek kendimizi yanlış değerlendiriyoruz. Çünkü bazen sorun, belleğin zayıf olması değil; bilginin daha en başta yeterince dikkat çekememesi, etkili biçimde kodlanamaması ya da zihinsel yük nedeniyle bu yolculuğu tamamlayamamasıdır. Bütün bunlar elbette her unutkanlığın kaygı ya da depresyondan kaynaklandığı anlamına gelmez. Uyku eksikliği, yoğun zihinsel yorgunluk, bazı ilaçlar, vitamin eksiklikleri ve nörolojik hastalıklar da benzer yakınmalara neden olabilir. Ancak ruh sağlığımızın belleğimiz üzerindeki etkisini anlamak, unutkanlığı değerlendirirken daha doğru sorular sormamızı sağlar. Sonuçta beyin dünyayı olduğu gibi kaydetmez; onu seçer, anlamlandırır ve içinde bulunduğumuz ruhsal durumun da etkisiyle belleğe dönüştürür.


