Öğrenilmiş çaresizliği açıklamak için sıklıkla kullanılan örnek, küçük yaşta zincirlenen fillerdir. Yavru filler, güçlü bir zincirle bağlandıklarında kurtulmak için defalarca çaba gösterirler. Ancak fiziksel güçleri zinciri kırmak için yeterli değildir ve kurtulamazlar. Zaman geçtikçe bu başarısız deneyimler sebebiyle kurtulamayacaklarına inanırlar. Yıllar sonra yetişkin ve çok daha güçlü olduklarında ise aslında kolaylıkla kırabilecekleri bir zincire bağlı olsalar bile kaçmaya çalışmazlar. Çünkü geçmiş deneyimleri, çaba göstermenin sonuç vermeyeceği inancını oluşturmuştur. Bu örnek, bireyin zaman içinde geliştirdiği “ne yaparsam yapayım değişmeyecek” düşüncesini ve öğrenilmiş çaresizlik kavramını açıklamak için kullanılan yaygın bir metafordur.
1960’lı yıllarda psikolog Martin Seligman ve Steven Maier’in yaptığı deneylerle psikoloji literatürüne giren öğrenilmiş çaresizlik; kişinin elinde olmayan, kontrol edemediği olumsuz olaylarla tekrar tekrar karşılaştıktan sonra, aslında değiştirebileceği durumlarda bile çaba göstermemesi durumudur. Deneylerde, kaçamayacakları elektrik uyarılarına maruz kalan köpeklerin daha sonra kaçabilecekleri bir ortam oluşturulduğunda da kaçmak için çaba sarf etmedikleri gözlemlenmiştir. Deney etik açıdan günümüzde uygulanmasa da psikoloji tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuş ve insanların davranışlarını anlama konusunda yeni bir bakış açısı kazandırmıştır.
Peki bu durum günlük hayatta karşımıza nasıl çıkıyor? Sınavlardan sürekli düşük not alan bir öğrencinin ders çalışmayı bırakması, iş başvurusu birçok kez reddedilen bir kişinin yeni ilanlara başvurmaması, uzun süre başarısız olduğunu düşünen bir sporcunun yarışmalara katılmaktan vazgeçmesi gibi örnekler öğrenilmiş çaresizlik kavramını oldukça iyi açıklar. Bu kişiler aslında başarısız oldukları için değil, başarabileceklerine olan inançlarını kaybettikleri için çaba göstermekten vazgeçerler.
Araştırmalar, öğrenilmiş çaresizliğin sadece motivasyonu değil, ruh sağlığını da etkileyebileceğini göstermektedir. Özellikle uzun süre devam eden ve kontrol altına alınmayan stres, umutsuzluk duygularını artırabilir ve depresyonla ilişkili belirtilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir. Ancak bu durum kalıcı değildir. İnsan beyni yeni deneyimlerle öğrenebildiği gibi, olumsuz düşünce kalıplarını da değiştirebilir.
Öğrenilmiş çaresizlik, doğuştan gelen bir özellik değil, deneyimler sonucunda öğrenilen bir davranış şeklidir. Önemli nokta ise öğrenilen her davranışın değiştirilebilmesidir. Bazen ihtiyacımız olan tek şey, uzun zamandır kilitli olduğunu sandığımız kapıyı açmayı bir kez daha denemektir.
Bu durumu nasıl kırabiliriz?
Öğrenilmiş çaresizliğin değişmesi mümkündür. Bu süreç, bireyin yeniden kontrol duygusu kazanmasıyla başlar. Bunun için kişinin ulaşılabilir ve gerçekçi hedefler belirlemesi, küçük başarılar elde ederek kendine olan güvenini artırması oldukça önemlidir. Bunların yanı sıra, olumsuz düşünce kalıplarını fark edip bunları daha gerçekçi ve işlevsel düşüncelerle değiştirmek, problem çözme becerilerini geliştirmek ve sosyal destek almak süreci olumlu yönde etkileyebilir. Günlük yaşamda bireyin kontrol edebileceği alanlara odaklanması, çabalarının sonuç verdiğini deneyimlemesine yardımcı olur. Öğrenilmiş çaresizlik kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiliyorsa, özellikle bilişsel davranışçı terapi gibi bilimsel temelli psikoterapi yöntemleriyle bir ruh sağlığı uzmanından destek almak etkili bir yaklaşım olarak önerilmektedir. Kişi, zamanla “hiçbir şey değişmez” inancını sorgulayarak yaşadığı durum üzerinde etkisi olduğunu yeniden deneyimleyebilir.
Kaynakça
- Ersever, H. (1976). Öğrenilmiş çaresizlik. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, 9(1), 621–632.
- Seligman, M. E. P. (1975). Helplessness: On Depression, Development, and Death. W. H. Freeman.

