Perşembe, Temmuz 23, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Büyüdükçe Neden Daha Az Şey Anlatırız?

Çocukken anlatacak ne çok şeyimiz vardı… Gün içinde yaşadığımız küçücük bir olayı bile eve gelir gelmez paylaşmak ister, hissettiğimiz her duygunun bir karşılığını bulacağına inanırdık. Büyüdükçe ise kelimelerimiz azalmaya başladı. Artık yaşadığımız her şeyi anlatmıyor, kırıldığımız çoğu zaman susuyor, içimizden geçenleri ‘önemli değil’ diyerek geçiştiriyoruz. Bir zamanlar paylaşmak için sabırsızlandığımız şeyleri, şimdi kendimize saklıyoruz. Peki ne değişti? Gerçekten büyüdükçe anlatacak az şeyimiz mi oldu, yoksa zamanla kime güveneceğimizi, ne kadar açılacağımızı ve bazı duyguları neden içimizde tutmayı seçtiğimizi mi öğrendik?

Çocukken Neden Her Şeyi Anlatırız?

Çocuklukta anlatmak, yalnızca yaşadıklarımızı paylaşmak değildir; aynı zamanda dünyayı anlamlandırmanın ve başkalarıyla bağ kurmanın bir yoludur. Çocuklar, gelişimlerinin erken dönemlerinde duygularını ve deneyimlerini yetişkinler kadar filtrelemeden ifade ederler. Çünkü zamanla sosyal çevreden aldıkları tepkiler, hangi duyguların nasıl ifade edilebileceğine ve hangi bilgilerin kimlerle paylaşılabileceğine dair sosyal kuralları öğrenmelerinde etkili olur. Ebeveynlerin ve bakım verenlerin çocukların duygusal ifadelerine verdikleri tepkiler de onların duygularını nasıl ifade edeceklerini ve düzenleyeceklerini öğrenmelerinde önemli bir rol oynar. Bu nedenle büyümek, yalnızca daha fazla deneyim kazanmak değil, aynı zamanda ne zaman, neyi ve kiminle paylaşacağımızı öğrenmek anlamına da gelir (Eisenberg, Cumberland, & Spinrad, 1998; Thompson, 1994).

Büyüdükçe Öğrendiğimiz Sessizlik

Büyüdükçe susmayı çoğu zaman bir anda değil, küçük deneyimlerle öğreniriz. Bir gün içimizi açtığımızda küçümsenmek, anlattıklarımızın başkasına aktarılması ya da duygularımızın yeterince önemsenmediğini hissetmek zamanla bizi daha temkinli hale getirebilir. Böylece paylaşmak, çocukluktaki kadar kendiliğinden olmaktan çıkar; güvenmek ise daha fazla zaman ve deneyim gerektirmeye başlar. Kimi zaman ‘nasıl olsa anlamazlar’ düşüncesiyle susar, kimi zaman da kendimizi korumak için duygularımızı içimizde tutarız. Aslında burada değişen yalnızca anlatma biçimimiz değildir, insanlara ne kadar güvenebileceğimize dair zihnimizde oluşan beklentiler de değişir. Geçmişte yaşadığımız ilişkiler ve deneyimler, bugün kime ne kadar açılacağımızı belirleyen görünmez bir filtreye dönüşebilir.

Herkesin Bizi Anlamayacağını Fark Etmek

Belki de büyüdükçe daha az anlatmamızın nedenlerinden biri, herkesin bizi gerçekten anlayamayacağını fark etmemizdir. İnsan, kendini açtığında yalnızca yaşadıklarını paylaşmaz; aynı zamanda karşısındaki kişiye bir güven alanı da bırakır. Bu alanın nasıl karşılandığı ise gelecekte ne kadar açılacağımızı etkileyebilir. Anlattığımız bir duygunun küçümsenmesi, yargılanması ya da beklediğimiz karşılığı bulmaması, bir sonraki sefer daha dikkatli davranmamıza neden olabilir. Bu yüzden zamanla herkese aynı şekilde anlatmamaya, bazılarına ise iç dünyamızın daha derin bir bölümünü göstermeye başlarız. Araştırmalar da insanların kendileriyle ilgili kişisel bilgileri paylaşırken karşılarındaki kişinin vereceği tepkiyi ve ilişkinin güven düzeyini dikkate aldığını göstermektedir. Belki de yetişkinlikte öğrendiğimiz en önemli şeylerden biri şudur: Anlatmak cesaret ister, ama kime anlatacağını bilmek de bir tür olgunluktur (Derlega, Winstead, Wong, & Greenspan, 1987; Laurenceau, Barrett, & Pietromonaco, 1998).

Susmak Her Zaman Kapanmak Değildir

Büyüdükçe daha az anlatmak, her zaman içimize kapandığımız ya da insanlardan uzaklaştığımız anlamına gelmez. Bazen susmak, kendimizi korumanın ve sınırlarımızı belirlemenin sağlıklı bir yoludur. Her duygumuzu herkesle paylaşmak zorunda olmadığımızı, bazı deneyimlerin yalnızca bize ait kalabileceğini öğreniriz. Çocukken anlatmak bizim için çoğu zaman doğal bir ihtiyaçken, yetişkinlikte kime ve ne kadar açılacağımızı seçmeye başlarız. Çünkü yakınlık, her şeyi anlatabilmekten çok, kendimizi güvende hissettiğimiz ölçüde açılabilmekle de ilgilidir. Sağlıklı sınırlar, insanlardan tamamen uzaklaşmak değil; neyi, ne zaman ve kiminle paylaşacağımızı bilinçli bir şekilde karar verebilmektedir. Bu nedenle bazen daha az anlatmak, duygularımızı bastırdığımızı değil, onları paylaşacağımız kişileri daha dikkatli seçtiğimizi gösterebilir. Belki de büyümek, herkese anlatmayı bırakıp kendimizi gerçekten güvende hissettiğimiz insanlara anlatmayı öğrenmektedir.

Peki, Ne Zaman Susmak Bize Zarar Verir?

Ancak her suskunluk, sağlıklı bir sınırın göstergesi değildir. Bazen anlatmamak, kendimizi korumaktan çok duygularımızla yüzleşmekten kaçınmanın bir yolu haline gelebilir. Kırıldığımızda ‘önemli değil’ deme, üzgün olduğumuzda güçlü görünmeye çalışmak ya da yardım istememiz gerektiği halde her şeyi tek başımıza taşımaya çalışmak, zamanla duygusal bir yük oluşturabilir. Duyguları sürekli bastırmak, onların ortadan kaybolduğu anlamına gelmez; yalnızca ifade edilmeden içimizde birikmelerine neden olabilir. Bu nedenle önemli olan, her şeyi herkese anlatmak değil; anlatamadığımız şeylerin nedenini fark edebilmektir. Eğer suskunluğumuz bizi rahatlatıyor, sınırlarımızı koruyor ve kendimizi güvende hissettiriyorsa bu sağlıklı bir seçim olabilir. Fakat konuşmaktan korktuğumuz, anlaşılmayacağımızı düşündüğümüz veya duygularımızla yüzleşmek istemediğimiz için susuyorsak, belki de sessizliğimizin ardında biraz daha yakından bakmamız gereken bir şey vardır (Gross & John, 2003; Pennebaker & Beall, 1986).

Belki de Büyümek, Kime Anlatacağını Öğrenmektir

Belki de büyüdükçe daha az anlatmıyoruz; yalnızca anlatacaklarımızı daha dikkatli seçiyoruz. Çocukken karşımıza çıkan herkese dünyamızı açabilirken, yetişkinlikte güvenin kendiliğinden değil, zamanla kurulduğunu öğreniyoruz. Artık herkesin bizi anlamasını beklemiyor, herkesin bizim için doğru kişi olmadığını kabul ediyoruz. Kimi insanlarla yalnızca günlük hayatımızı, kimileriyle ise en derin korkularımızı ve en kırılgan yanlarımızı paylaşabiliyoruz. Bu seçicilik, her zaman uzaklaşmak anlamına gelmiyor; aksine, kurduğumuz ilişkilerde daha bilinçli ve daha gerçek bir yakınlık aradığımızı gösterebiliyor. Belki de büyümek, sessizleşmekten çok sesimizi kimin yanında özgürce çıkarabileceğimizi keşfetmek demektir.

Sonuç: Belki de Bazı Şeyler Anlatılmak İçin Değil, Anlaşılmak İçindir

Belki de büyüdükçe daha az konuşmamızın sebebi, içimizde daha az şey olması değil; içimizde taşıdıklarımızın daha derinleşmesidir. Çocukken kelimelerle kolayca anlattığımız bazı duyguları, büyüdükçe tarif etmekte zorlanabiliriz. Yine de insanın anlatma ihtiyacı hiçbir zaman tamamen kaybolmaz. Bazen bir cümleye, bazen güvenli bir bakışa, bazen de yalnızca yargılanmadan dinlenmeye ihtiyaç duyarız. Bu yüzden belki de mesele, yeniden çocukluğumuzdaki gibi herkese her şeyi anlatmak değildir. Asıl mesele, sustuğumuzda bile bizi anlayabilecek insanların varlığına izin vermektir. Çünkü büyümek, anlatacaklarımızın azalması değil; anlattıklarımızın değerini ve onları kiminle paylaşmak istediğimizi daha iyi anlamaktır. İçimizdeki en gerçek şeyleri, onları gerçekten duyabilecek insanlara saklamayı öğrenmektir.

Kaynakça

  • Derlega, V. J., Winstead, B. A., Wong, P. T. P., & Greenspan, M. (1987). Self-disclosure and relationship development: An attributional analysis. Journal of Social and Clinical Psychology, 5(1), 1–20.
  • Eisenberg, N., Cumberland, A., & Spinrad, T. L. (1998). Parental socialization of emotion. Psychological Inquiry, 9(4), 241–273.
  • Thompson, R. A. (1994). Emotion regulation: A theme in search of definition. Monographs of the Society for Research in Child Development, 59(2–3), 25–52.
  • Laurenceau, J. P., Barrett, L. F., & Pietromonaco, P. R. (1998). Intimacy as an interpersonal process: The importance of self-disclosure and partner responsiveness in interpersonal exchanges. Journal of Personality and Social Psychology, 74(5), 1238–1251.
  • Pennebaker, J. W., & Beall, S. K. (1986). Confronting a traumatic event: Toward an understanding of inhibition and disease. Journal of Abnormal Psychology, 95(3), 274–281.
Begüm Canoluk
Begüm Canoluk
Begüm Canoluk, İstanbul Kent Üniversitesi Psikoloji Bölümü ikinci sınıf öğrencisidir. Klinik psikoloji alanına ilgi duymakta; bağlanma kuramı, duygusal düzenleme ve bireylerin psikolojik süreçleri üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Daha önce Yeşilay ile birlikte Hatay’da yürütülen bir psikososyal destek projesinde yer almıştır. Tegv’de aktif bir şekilde gönüllülük yapmaktadır. Yazılarında psikoloji literatüründen yararlanarak bilimsel bilgiyi sade ve okuyucuya yakın bir dille aktarmayı amaçlar. Psychology Times Türkiye’de, ruh sağlığına dair farkındalık geliştirmeye yönelik içerikler kaleme almaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar