Bir şirketin kapısından içeri adım attığınızda havada asılı duran, ancak hiçbir finansal raporda görünmeyen bir enerji vardır. Bu enerji, bazen üretken bir heyecan, çoğunlukla ise koridorlarda yürüyen her çalışanın omuzlarına çöken görünmez bir ağırlıktır: Örgütsel stres. İş dünyasında stresi genellikle bireysel bir “baş edememe” ya da “zaman yönetimi” problemi gibi görmeye eğilimliyizdir. “Daha planlı olursan stresin azalır” klişesiyle suç hep bireye yıkılır. Oysa psikolojik bir mercekle bakıldığında stres; bireyin biyolojik sınırları ile kurumun bitmek bilmeyen taleplerinin çarpışmasından doğan, tamamen sistemik bir olgudur. Örgüt, stresin sadece yaşandığı nötr bir mekan değil; bizzat üretildiği ve hiyerarşik kanallarla aşağıya doğru dağıtıldığı bir fabrikadır.
Her şey, çalışanın önüne koyulan görevlerin zihinde nasıl yankılandığıyla başlar. Richard Lazarus’un işaret ettiği gibi, bir iş yükünün bizi geliştirip geliştirmeyeceği, ona yüklediğimiz anlamla ilgilidir. Eğer bir örgüt bize yüksek sorumluluk verip aynı zamanda büyüme alanı açıyorsa, ortaya çıkan “mücadele stresi” zihnimizi diri tutar. Ancak buradaki can alıcı kırılma, belirsizlik başladığında yaşanır. Rollerin net olmadığı, kimin neyden sorumlu olduğunun bilinmediği, iki farklı yöneticiden zıt talimatların yağdığı o kaos anlarında stres, yapıcı bir itici güç olmaktan çıkıp yıkıcı bir engele dönüşür. Belirsizlik, insan beyninin en büyük düşmanıdır; çünkü zihin bir sonraki adımı öngöremediğinde enerjisini iş üretmeye değil, olası tehlikelere karşı savunma mekanizmaları geliştirmeye harcar.
İnsan psikolojisi, yoğun çalışmaktan ya da çok mesai yapmaktan ziyade, çaresiz hissetmekten kırılır. Robert Karasek’in modeline göre en yüksek stres, iş yükünün ağır olduğu değil; iş talebinin yüksek, ancak çalışanın iş üzerindeki kontrolünün (özerkliğinin) düşük olduğu yerlerde görülür. Mikroyönetimin ve güvensizliğin hakim olduğu kültürlerde, çalışanın elini kolunu bağlayan kurallar içinde boğulurken her gün en yüksek performansı göstermesi beklenir. Bu asimetri, insan beynini felç eden kronik stresin ana yakıtıdır. Kontrol hissinin kaybolması, bireyde “Öğrenilmiş Çaresizlik” sendromunu tetikler ve kişi zamanla sadece verilen emirleri ruhsuz bir şekilde yerine getiren bir robota dönüşür.
Üstelik modern organizasyonlar çalışanın sadece zihnine değil, kalbine ve mimiklerine de ipotek koyar. Bir hizmet ya da kurumsal iletişim çalışanını düşünün. İçeride ne fırtınalar koparsa kopsun, kapıdaki agresif müşteriye veya narsistik bir yöneticiye karşı sürekli “profesyonel bir gülümseme” sergilemek zorundadır. Arlie Hochschild’in “duygusal emek” dediği bu süreç, göründüğünden çok daha maliyetlidir. Çalışan, hissetmediği bir duyguyu taklit etmek için her gün sahte bir maske taktığında (yüzeysel rol yapma), kendi gerçekliğine ve benliğine yabancılaşmaya başlar. İçsel duygular ile dışsal beklentiler arasındaki bu derin uçurum, insan psikolojisini içten içe eriten sessiz bir aşınmadır.
Tüm bu süreçlerin arkasında, çalışanın kurumla yaptığı o yazılı olmayan anlaşma yatar: Psikolojik sözleşme. Bizler bir şirkete sadece emeğimizi satmayız; ruhumuzu, sadakatimizi ve güvenimizi de masaya koyarız. Karşılığında beklediğimiz en temel şey adalettir. Terfilerde kayırmacılık yapıldığında, emekler görünmez kılındığında veya adaletsiz bir iş dağılımı yaşandığında, bu gizli sözleşme ihlal edilmiş olur. İnsan beyni örgütsel adaletsizliği sıradan bir hayal kırıklığı olarak değil, doğrudan fiziksel bir tehdit ve acı olarak algılar. Güven zedelendiğinde, çalışan kendini sürekli bir savunma ve hayatta kalma (savaş ya da kaç) moduna alır.
Sürekli tetikte olma hali, kaçınılmaz olarak insanı yolun sonuna, yani Tükenmişlik Sendromuna sürükler. Tükenmişlik, sadece çok yorulmak demek değildir; bireyin enerjisinin, işe olan inancının ve mesleki özyeterlilik algısının tamamen iflas etmesidir. Kişi, “Ne yapsam değişmeyecek” düşüncesiyle kendini işten duygusal olarak geri çeker. Bu, zihnin kendini korumak için devreye soktuğu son savunma mekanizmasıdır, ancak ne yazık ki hem kurumun verimliliğini öldürür hem de bireyin yaşam sevincini elinden alır.
Sonuç olarak stres, yoga odaları açarak, cuma günleri pizza partileri düzenleyerek veya çalışanlara “stres yönetimi” eğitimleri vererek çözülebilecek yüzeysel bir pürüz değildir. Örgütsel stres, kültürün ta kendisidir. Hatayı bir infaz sebebi değil öğrenme süreci olarak gören, insana robot değil duyguları olan bir varlık olarak yaklaşan adil kültürler, stresi yok edemese bile onu birlikte aşılacak bir basamağa dönüştürebilir. Aksi takdirde örgüt, ne kadar yüksek ciro yaparsa yapsın, kendi insan kaynağını öğüten ve uzun vadede çökmeye mahkum olan devasa bir değirmenden başka bir şey değildir.


