Koca kalabalıkta bir çift göz… Kimisi pazarda domates seçerken, neredeyse ilk kez gördüğü bir insana içini döker; kimisi kuaför koltuğunda, kimi dolmuş durağında, kimisi de muavin koltuğunda… Sanki yıllardır biriken acılarını o boş koltuğa oturtarak yükünden kurtulmayı bekler. Öylesine mahzun ve yalnızdır ki, henüz yeni tanışmış olmalarına rağmen, içine dolan o hüznü çekip çıkaracak bir yakınlık özler. Kendisinin bile farkında olmadığı, ağzından birdenbire dökülen keder; yeter ki biri tarafından duyulsun, onaylansın, sahiplenilsin ister. “Üzüldüm senin adına, ne zor şeyler yaşamışsın, aldırma bunlar da geçer,” diyecek birini bulmak için koca kalabalıkta sadece ona bakan bir çift göz arar. “Bu kez beni duyacaklar” ümidiyle tezgaha serdiği hüznünü, biri alsın ve kucaklasın ister.
Berber koltuğunda itiraf edilen yalnızlık… Berber koltuğu gibi hiç olmadık yerlerde ortaya dökülen aile sırları; bazen sosyal sınır bilmemekten, bazen ilgiye aç olmaktan, bazen de içindekileri taşıyamamaktan kaynaklanır. En çok da sızlayan bir yarayı duyurmak içindir bu çaba. Çünkü bazı evlerde çocuklar görünmezdir; sihirli bir pelerin giyerek küçücük varlıklarını gizlediklerini sanırlar. Böylesi onlar için daha güvenli, daha az tehdit edicidir. Duyulmayan hislerini gizlemek, öfkesini yok saymak, değer görmek için kendinden ödün vermek ve sırf sevgi bulabilmek için “uslu bir çocuk” olmak… İşte tüm bu hikaye, bir dolmuşun muavin koltuğunda otururken şoförün “Bugün nasılsın?” demesini bekler.
Gönül eşiğinde kalanlar… İnsanın içi, herkesin elini kolunu sallayarak girip çıkabileceği bir misafir odası değildir. Çünkü her gelen yangına bir kova su dökmez; kimisi ateşi daha da harlar. Dinlemez, sadece kendisini anlatır; ne hissettiğini umursamadan, hoyratça davranır. Tıpkı senin misafirler için özenle sakladığın, kapıda nezaketle buyur ettiğin o beyaz dantelli misafir odalarının, ağır postallarla çiğnenip geçilmesi gibi… Oysa insan, kırılmasın diye sakındığı o odayı herkese açmamayı zamanla, canı yana yana öğrenir. Kapının eşiğinde durup “İçeride ne var?” diye merak eden koca kalabalığa inat; içeriye sadece ayakkabılarını değil, yargılarını da kapıda bırakarak giren o bir çift gözü arar. Pazar tezgahına, berber koltuğuna ya da bir dolmuşun muavin köşesine kadar taşan o anlatma arzusu, aslında o kapıyı doğru insana açma çabasıdır.
Anlaşılma yanılgısı ve sınırlarımız… İnsanın en büyük yanılgılarından biri, anlaşılabilmek uğruna kendisini pervasızca ortaya dökmesidir. Halbuki her doğrunun her yerde söylenmeyeceği gibi, her acı da her kalbe emanet edilmez. Gerçekten duymayanlar, başkasının yangınına kör bakanlar; kendi çıkarlarından başka bir iyilik gütmeyi de bilmezler. Böyleleri için umut vadeden sözler söylemek zordur. Bu yüzden, birileri tarafından fark edilmek için turnusol kağıdı gibi her duyguya bürünmeye, kendini kanıtlamaya gerek yoktur. İyi niyetli kalpler için, sahici bir varlık göstergesi olarak sadece “insan olmak” fazlasıyla yeterli bir gerekçedir.
Sevmek ayıp, sevilmek günah… Coğrafyamızda acı çekmek doyasıya serbesttir; duyguları coşkulu bu milletin akıntısına kapılanlar, onunla birlikte şelaleden aşağı düşmeyi çoktan göze almıştır. Ağıtlarımız da gürültülüdür bizim, türkülerimiz de… Düğünlerimiz çalgılı çengili, cenazelerimiz dövünmelidir. Gelgör ki bir tek kendi acımıza, kendi sevincimize yabancıyızdır. El ile övünür, el ile seviniriz de kendimizi kendi bağrımıza basmayı bir türlü beceremeyiz. Hele ki çatık kaşlı, asık suratlı bir babanın tezgahından çıkmışsak, yumuşak yürekli olmayı kendimize bir türlü yediremeyiz. Çünkü önümüzde aşılmaz, taş bir duvar vardır: “Sevmek ayıp, sevilmek günahtır.” Ve bu katı kuralın bedeli, hep o domates tezgahının başında bir yabancının yüzünü okşamasını bekleyen o ufak çocuğun hesabına yazılır.
İyileşme kendi yasını tutabilmektir… İnsanın hayatındaki en büyük kırılma anı; bir gün acısını güzel anlatmayı bırakıp, onu ilk kez gerçekten hissetmeye başladığı zamandır. İyi görünmeyi bıraktığında özgürleşir duygular; iyileşme tam da o anda başlar. Kendine hissetmek için izin verdiğinde… “Hâlâ kırgınım, canım çok yanıyor, kendimi ihmal ettim,” diyebildiğinde; süslü cümleler kurmak yerine, tüm çıplaklığıyla kendini kendine ele verdiğinde… Mesele, gerçekten kendi yasını tutabilmekte saklıdır. Sırf ayıp olmasın diye kendin olmaktan vazgeçmediğinde ve kendi acına sırtını dönmeyi bıraktığında başlar her şey.
Kendi kendini kucaklamak… Hikâyemiz; berber koltuğundan pazar tezgâhına, dolmuş muavinliğinden ruhumuzun beyaz dantelli misafir odalarına kadar hep aynı eksikliği fısıldıyor. Kendimize yabancı kalıp el âlemin sevinciyle avunmayı bıraktığımız gün içimizdeki o çocuğu sevebileceğiz. Soğuk tezgâhın başından kalkıp hoyrat gözlerden sakınmayı öğrendiğimizde sırtımızdaki o görünmezlik pelerinini usulca yere bırakabileceğiz. Çünkü insan, bir yabancının tezgâh başında yüzünü okşamasını beklemekten vazgeçip kendisini kendi bağrına bastığı an iyileşir.


