Françoise Sagan, modern edebiyatın en keskin insan gözlemcilerinden biri olarak, bireyin kendi eliyle ördüğü görünmez hapishaneleri anlatma konusunda benzersiz bir yeteneğe sahiptir. Yazarın Tasma adını taşıyan eseri, ilk bakışta Paris’in elit ve entelektüel çevrelerinde geçen sıradan bir burjuva evliliği ve sadakatsizlik hikayesi gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde insan psikolojisinin en karanlık, manipülatif ve tekinsiz dehlizlerine açılan bir kapıdır. Roman, zengin bir ailenin kızı olan Laurence ile toplumsal ve ekonomik olarak daha aşağıda konumlanan, varoluşsal bir yetersizlikle malul bir adam olan Vincent arasındaki asimetrik ilişkiyi odağına alır. Sagan, bu iki karakter üzerinden, sevginin nasıl mutlak bir tahakküm ve mülkiyet arzusuna dönüşebileceğini bir cerrah titizliğiyle deşifre eder.
Romanın psikodinamik merkezinde, Laurence’ın Vincent’ın başarısızlığından ve yetersizliğinden duyduğu o gizli, itiraf edilmemiş haz yer alır. Laurence için Vincent’ın profesyonel ve sosyal alandaki hüsranları, aslında kendi içsel kırılganlığını ve derinlerde yatan terk edilme korkusunu bastırabilmesi adına ihtiyaç duyduğu bir zırhtır. Bu dinamikte Vincent’ın parlaması, başarılı olması veya kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü bir özneye dönüşmesi, Laurence’ın dünyasındaki o mutlak kontrol alanının yıkılması anlamına gelecektir. Vincent özerkleştiği an, tasmadan çıkacaktır. Laurence’ın primitif şemalarından biri olan değersizlik hissi su yüzüne çıkacaktır. Dolayısıyla Vincent’ın her başarısızlığı, Laurence’ın onun üzerindeki görünmez tasmayı biraz daha kısaltması, onu kendine mahkum ve muhtaç etmesi için bulunmaz bir konfor alanı yaratır.
Ne var ki, bu patolojik bağlanma biçiminin ve aşağılamaların arkasında, paradoksal bir şekilde, Laurence’ın Vincent’a karşı duyduğu marazi, derin ve onsuz yaşayamayacak kadar büyük aşkı yatar. Laurence’ın, Vincent’ı sürekli küçümsemesi ve yetersizliği üzerinden hırpalaması, bir nefret gösterisi değil; aksine onu kaybetme dehşetinin saptırılmış bir savunma mekanizmasıdır. Laurence, Vincent’ı kendi gözünde ve onun dünyasında değersizleştirerek, onun üzerindeki kontrolünü ve kendi varlığını sürdürebileceğini zanneder. Vincent’ı o kadar küçültmek ister ki, Vincent’ın kendisinden başka sığınacak bir gölgesi, gidecek bir yolu kalmasın. Bu asimetrik güç savaşında Laurence, Vincent’ın kanatlarını kırarak onu yanında tutabileceğine inanma yanılgısına düşer.
Ancak bu illüzyon, Vincent’ın ani gidişiyle trajik bir şekilde son bulur. Romanın sonunda Vincent’ın çekip gitmesiyle Laurence’ın intihar etmesi, o güne kadar kibirle takındığı tüm o güçlü ve kontrolcü burjuva personasını yerle bir eder. Bu intihar, Laurence’ın aslında cezalandırdığı ve aşağıladığı o “yetersiz” nesneye ne kadar hayati bir düzeyde muhtaç olduğunu kanıtlar. Vincent’ı küçülterek kendi dünyasına hapsetmeye çalışan Laurence, Vincent’ın gidişiyle kendi varoluşsal zeminini de kaybeder. Sagan, bu sarsıcı sonla bizlere bir başkasının özgürlüğünü elinden alarak kurulan bir hayatın, o özgürlük ilan edildiği an nasıl mutlak bir yok oluşa sürükleneceğini gösterir.
Françoise Sagan, kitaba adını veren ‘tasma’ metaforunu bu noktada kusursuz bir psikodinamik dengeye oturtur. Bu anlatıda tasma, yalnızca Laurence’ın terk edilme korkusuyla tek taraflı olarak ürettiği ve Vincent’ın boynuna zorla geçirdiği bir boyunduruk değildir; süreç çok daha çift taraflı ve rızaya dayalı bir patoloji barındırır. Laurence, gücü elinde tutmak ve kontrol alanını korumak için tasmayı elinde sıkı sıkıya tutarken, Vincent da Paris burjuvazisinin sunduğu hazır, konforlu ve asalak yaşantının cazibesine kapılarak boynunu bu tasmaya gönüllü olarak uzatır. Dolayısıyla buradaki esaret, birinin mülkiyet arzusu ile diğerinin edilgen konfor arayışının ortak bir uzlaşısıdır.
Paris’in her şeyin vitrine oynadığı, elit ve maskeli dünyasında yaşanan bu içsel çürüme, yazarın süssüz ve dürüst üslubuyla birleştiğinde okur üzerinde sarsıcı bir etki bırakır. Sagan, karakterlerini ahlakçı bir tondan yargılamaz; aksine, bir başkasının kanatlarını kırarak onu yanında tutmaya çalışmanın getirdiği o kaçınılmaz, mutlak yalnızlığı çıplak bir gerçeklikle yüzümüze çarpar. Tasma; nihayetinde Vincent’ın kendi illüzyonlarına nasıl tutsak düştüğünü acı acı kabullendiği kendine dönüş hikayesidir.


