Pazar, Haziran 28, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Gönüllü Ruh Hamallığı

Uzun süredir aklıma gelen ve eminim birçoğunuzun da hayatında en az bir kez “Ben neden başkalarının yükünü bu kadar sırtımda taşıyorum?” diye düşündüğü o tanıdık konuyu ele almak istiyorum: Fazla empati kurmak ve bunun ruhumuza verdiği sinsi zararlar.

Çocukluğumuzdan beri hepimize empati kurmanın ne kadar harika bir şey olduğu öğretilmiştir. “Kendini onun yerine koy”, “Karşındakini anlamaya çalış” gibi cümlelerle büyüdük. Gerçekten de empati, insan ilişkilerinin çimentosu ve bizi birbirimize bağlayan görünmez bir köprüdür. Ancak sıkça karşılaştığımız bir gerçek var ki, her şeyin fazlası gibi empatinin fazlası da bizi içten içe kemiriyor. Bazen karşımızdakini o kadar çok düşünüyoruz ki, kendi hislerimizi ve ihtiyaçlarımızı tamamen bir kenara itiyoruz.

Fark ettiniz mi, çevremizde canı sıkkın biri olduğunda hemen yanına koşup tüm hüznünü almaya çalışıyoruz. Günün sonunda o kişi rahatlamış bir şekilde hayatına devam ederken, biz sanki dünyadaki bütün dertleri sırtlanmış gibi eziliyoruz. Kendi dertlerimizi, sınav kaygılarımızı ve hayatın getirdiği diğer koşturmacaları saymıyorum bile; bir de üstüne başkalarının duygusal yükü biniyor. İşte tam bu noktada kendimizi insanların “duygusal çöp kutusu” gibi hissetmeye başlıyoruz. Hayır diyemediğimiz için, kimseyi kırmamak adına kendimizi parça parça kırıyoruz. Sonuç olarak, uykusuz geceler, geçmeyen baş ağrıları ve kronik yorgunluk hissi kapımızı çalıyor.

Psikoloji literatüründe bu yıpratıcı durumun adı “empati yorgunluğu” veya “empatik sıkıntı” olarak geçiyor. Nörolojik açıdan bakıldığında, bir başkasının acısına tanık olduğumuzda beynimizdeki ayna nöronlar adeta devreye giriyor. Bazen bir arkadaşınızın ayrılık acısını dinledikten sonra sanki sevgilisinden siz ayrılmışsınız gibi modunuz düşer ya, işte sinir sistemimiz tam olarak bu ayna nöron tuzağına düşüyor. Karşı tarafın acısını sadece anlamakla kalmıyor, o acıyı kendi sinir sistemimizde birebir hissetmeye başlıyoruz. Sınırlarımızı çizemediğimizde bu durum bizi sürekli bir stres alarmında tutuyor ve kortizol seviyelerimiz yükseliyor. Yani aslında o acıyı sadece dinlemiyoruz, adeta bir sünger gibi içimize emiyoruz.

Peki, ne yapmalıyız? İnsanları umursamayı tamamen bırakıp soğuk birer robota mı dönüşeceğiz? Elbette hayır! Çözüm, empatiyi tamamen kapatmakta değil, onu bilgece yönetmekte gizli. Uzmanlar burada bir ayrım yapıyor: “Duygusal empati” ile “şefkat” aynı şey değildir. Duygusal empati, “Seninle birlikte ben de o kuyunun dibinde boğuluyorum” demektir. Şefkat ise, “Kuyuda olduğunu görüyorum, acını anlıyorum ve seni oradan çıkarmak için elimden geleni yapacağım” demektir. Şefkat kurduğumuzda, karşı tarafın acısını yutmak yerine ona güvenli bir mesafeden şefkatle tanıklık ederiz. Araştırmalar, şefkatin bizi tüketmediğini, aksine ödül mekanizmamızı tetikleyerek içimizi ısıttığını ve bizi yenilediğini gösteriyor.

O yüzden sınır koymanın bencillik, sevgisizlik ya da kabalık olmadığını kabul edelim. İlk adım olarak kendimize dürüst olmalıyız; başkalarına yardım edeceğiz diye kendimizi feda etmek ne kadar mantıklı olabilir ki? “Sana sağlıklı bir şekilde destek olabilmek için önce kendi ruh sağlığımı korumak zorundayım” diyebilmek, aslında karşımızdaki kişiye yapabileceğimiz en büyük iyiliktir.

Unutmayalım; empati bizi insan yapar ama sınırlarımız bizi sağlıklı tutar.

Berfin Polat
Berfin Polat
Berfin Polat, Selçuk Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğrencisidir. Klinik psikoloji alanına ilgi duyan Polat, özellikle terapi yöntemleri, bireysel gelişim ve psikolojik farkındalık konularında çalışmalar yapmayı hedeflemektedir. Akademik eğitimine ek olarak blog yazarlığıyla psikoloji alanındaki güncel bilgileri ve bilimsel içerikleri geniş kitlelerle buluşturmaktadır. Psikolojiye dair doğru ve anlaşılır bilgiler sunmayı amaçlayan Polat, mesleki gelişimini desteklemek için klinik psikoloji üzerine yüksek lisans yapmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar