Çarşamba, Haziran 24, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yasın Gölgesinde: Yarınlara Onsuz Başlamak

Bizde kalanlara ve yarınlara, gökkuşağı köprüsüne, elbet bir gün kavuşacağımız ihtimaline, iyi ve kötüyü birleştirerek sevmiş olabilmemize ve dönüştürmeye çalışan henüz yoldakilere hitaben…

Bir kayıp yaşandığında, insanlar genellikle ilk kaybın yaşandığı günleri hatırlar. Hastanenin koridorları, haberin alındığı telefon konuşması, cenaze, gözyaşları… Oysa bu anlar, gözümüzü yumup belki de geçmesini beklediğimiz, içinden içimiz boş bir şekilde geçtiğimiz silik anlar olarak da yaşanabilmektedir. Ve yasın en zor kısmı çoğu zaman şok, inkâr gibi kısımlar değil, hayatın devam edebiliyor olduğu gerçeğinin bizlere en acı şekliyle vurmasıdır.

Yas çoğunlukla büyük anlardan çok küçük ve rastgele anlarda kendini gösterir. Kapıyı açtığımızda karşılanmadığımızda veya buzdolabına kaldırılmış bir salça kavanozunda donakalıp yıkılabiliriz.

Kaybın gerçekten kelime anlamıyla “kaybolmak” oluşu, ölüm haberini aldığımız anda değil, üzerinden günler, haftalar ve aylar geçtiğinde idrak edilebilmektedir. Yanımızda olan zaten yanımızda olmuş, o ilk anlar “atlatılmış” ve günler birbirini izlemiştir. Yavaş yavaş sıradan yaşama dönüldüğünde, değer verdiğimizin ölümünü o rastgele anlarda, artık olmadığında, gerçekten de kaybolduğunda fark etmeye başlarız. Telefonu alıp arayamadığımızda, seslendiğimizde karşılık alamadığımızda, iyi veya kötü bir haber aldığımızda onunla paylaşamadığımızda yas, sevmenin ve alışmanın bir bedeli gibi çok çiğ bir yerden karşımıza çıkar.

İnsanların büyük çoğunluğunun yas hakkında yaşanmışlıkları, fikirleri ve beklentileri vardır; çünkü doğmak ve ölmek hayatın her zaman içindedir ve kimseyi atlamamaktadır. Bu ağır sebepten de kaybın ardından üzülür, ağlar ve bir süre sonra yaşama devam etmek zorunda olduğumuza inanmışızdır. Hayata devam ettiğimiz o noktada sanki yas süreci tamamlanmış, kişi fonksiyonel bir biçimde hayatına eskisi gibi devam edebilmektedir. Oysa yas, sonu olan, biten bir durum olmaktan ziyade sevmiş olmanın kanıtı olan bir iz bırakmaktadır. Onların yokluğunun bizde bıraktığı iz gibi bizler de onların hayatına dokunmuş ve belki izler bırakmışızdır.

Kayıp, sadece geçmişimize değil, geleceğimize de dokunmaktadır. İnsanın kaybettiğiyle ilişkisini duygusal olarak sonlandırmak yerine, devam eden kendi hayat hikâyesinin bir parçası olarak taşımaya devam etmesi sağlıksız bir durum değildir. Bazen kıyafetlerini atmaya kıyamamak, öğütlerini zihinde yaşatmak, özel günlerde onu anmaya devam etmek patolojik bir durumun aksine kayıpla başa çıkmanın doğal yollarındandır. İnsanın bir zamanlar sevmiş ve sevilmiş olduğunun kanıtı olarak bir eşyasını saklaması aslında onun bir zamanlar hayatımızda olduğunun bir göstergesidir ve o günleri silmek yerine özlemekteyizdir. Acı duyguları bastırmaya ya da yok etmeye çalışmak yerine, zamanla o eşyaya baktığımızda gözyaşının yanında bir tebessüm de taşıyabilir hâle gelebiliriz.

Psikolog Robert Neimeyer’e göre yasın görevlerinden biri, kaybın ardından yaşamın anlamını tekrardan kurabilmektir. Ölümün ardından hayatla ilgili varsayımlarımız sarsılabilir. Dünya güvenli bir yer midir? Ölüm varsa yaptıklarımızın bir anlamı var mıdır? Hayal ettiğimiz bir şeyi gerçekleştirmek üzereyken ölüp gidersek hayal kurmaya ne gerek vardır? Sevdiklerimiz hep bizimle olmayacaksa sevmenin ne anlamı vardır? Kaybın ardından aklın bu sorularla meşgul olması doğaldır. Yas sadece duygusal ve adapte olunmaya çalışılan bir süreçten ziyade, aynı zamanda varoluşsal bir konudur. Ölüm gerçeği, bizim sessizce kabullerimizi elimizden bu sorularla alabilmektedir. Günlük hayatı sürdürebilmek için bazı şeylerin yarın yerinde olamayacağı gerçeğini öğrenmiş oluruz ve ölüm sadece üzüntü olarak değil, şaşkınlık, güvensizlik ve dünyaya yabancılaşma olarak karşımıza çıkabilir. Dünyayı eskisi gibi göremeyiz ve herkes günlük hayatını devam ettirirken biz onları izler ve anlamlandırmaya çalışırız. Neimeyer’e göre iyileşmek, soruları cevaplayabilmek değildir; çünkü bu soruların objektif cevapları yoktur. Kaybın neden yaşandığı sorusunu açıklamaktan ziyade, zamanla “Bundan sonra nasıl yaşayacağım?” sorusunu sormaya başladığımızda yası kendi yaşam öykümüzün içine yerleştirebilmekteyizdir. Kaybın varlığı inkâr edilmez, paketlenip hayat hikâyemizin içerisine yerleştirilir. Ve yasla beraber iyileşme bu noktada başlamaktadır.

Birini unutmak, mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir. Amaç, geride bırakmak değil, yokluğuyla yaşamayı öğrenmektir. Kendi hikâyemizde yeniden sevmeye devam ederek ilerleyebilmektir. İnsan olmanın hem laneti hem lütfu olarak alışmak, yaşamın içindedir. Devam edebilmek, kaybettiklerimizi daha az sevmeye başladığımız anlamına gelmez; aksine kurduğumuz bağ içimizde yaşamaya devam eder. Yarınlarda olmamaları, yarınların olmayacağı anlamına gelmediği gibi yarınların kötü olması gerektiği anlamına da gelmez. Yas bize kırılganlığı öğretmiştir ancak yeniden anlam yaratabilmeyi de öğretir. Bir gün tekrardan gülebildiğimizde, ne kadar kaçınsak da tekrardan sevebildiğimizde bunun mümkün olduğunu görürüz. Kaybettiğimizden bize kalanların hayatın içinde hâlâ var olduğunu fark edebiliriz. Bu kolay değildir ancak yarınların nasıl şekilleneceği, bizim bize kalanı nasıl dolduracağımız büyük ölçüde bize aittir. Amaç, eksiği tamamlamak değil, izlerimizle beraber yürürken iz bırakmaya devam edebilmektir.

Beste Akgün
Beste Akgün
İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden onur derecesiyle ve erken mezun oldum. Şu anda Okan Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji tezli yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. İnsan zihnini ve iç dünyasını anlamaya yönelik farklı terapi yaklaşımları üzerine çalışmalarımı sürdürürken, özellikle psikodinamik yaklaşım başta olmak üzere çeşitli ekollerden beslenen bir bakış açısıyla, ergenler ve yetişkinlerle çalışıyorum. Psikolojiyi yalnızca akademik ya da klinik bir alan olarak değil, hayatın içine yayılan bir düşünme biçimi olarak görüyorum. İlişkilerden gündelik yaşama, filmlerden dizilere, kitaplardan insan hikâyelerine kadar psikolojinin dokunduğu her noktada daha fazla farkındalık geliştirmeye ve öğrendiklerimi kendime katmaya çalışıyorum. Terapiyi ise kişinin kendini daha derinden duyabildiği, anlaşılmış hissedebildiği ve kendi hikâyesine yeni bir yerden bakabildiği bir alan olarak görüyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar