Bir odadayız. Biraz kasvetli. Herkesin elinde görünmez bir çanta var. Kimse kimseninkini açmıyor ama herkes kendi çantasının ağırlığından şikayetçi.
Çantalar birbirine benzemiyor. Bazıları eski; köşeleri aşınmış, dikişleri gevşemiş. Uzun zamandır taşındıkları belli, sanki yıllar boyunca yere hiç bırakılmamışlar. Bazılarıysa yeni. Şeklini henüz kaybetmemiş ama daha yolun başında omzu acıtmaya başlamış.
Biri diyor ki: “En ağır çanta benimki, çünkü yıllardır hep bir şeyler eklendi.”
Bir başkası hemen itiraz ediyor: “Benimki daha ağır, çünkü hep taşındı ama hiç açılmadı.”
Sesler çoğalıyor. Herkes kendi çantasının ağırlığını anlatma telaşında. Bir başkası gülümsüyor. “Ben iyiyim” diyor alışkanlıkla. Gülümsemesi yerli yerinde ama çantasının sapı avucunu kesmiş. Acı görünmesin diye daha da sıkıyor.
Odanın bir köşesinde sessizce oturan başka biri var. Söz almıyor. Çantası küçük görünüyor ama omuzları düşük. İçten içe sorguluyor: Neden sadece benimki böyle?
Bu odada kimse çantasını gerçekten açmaya cesaret edemiyor. Çünkü açmak demek, içindekilerle yüz yüze gelmek demek. Sadece anlatmak değil; bakmak, dokunmak, kabul etmek demek.
Odadan biri artık dayanamıyor. Çantanın ağırlığını anlatmaktan vazgeçiyor. Yere bırakıyor. Açıyor.
İçinden yıllardır söylenememiş cümleler, geçiştirilmiş kırılmalar, “herkesin başına gelir” denilip küçültülen acılar çıkıyor. Anlatırken sesi titremiyor belki ama yıllardır sıktığı omuzları ilk kez gevşiyor.
Kimse sözünü kesmiyor. Kimse daha kötüsünü anlatmaya çalışmıyor. Sadece dinliyorlar.
Biri sessizliği şu cümleyle bozuyor: “Böyle hissetmen çok anlaşılır.”
O an odanın dengesi biraz değişiyor. Bu kez ağırlıklar değil, çantaların içindekiler konuşuluyor.
Bir çantanın içinden kayıplar çıkıyor. Bir başkasının içinden hiç yaşanamamış ihtimaller. Birinde çocukluktan bugüne taşınan korkular var. Bir diğerinde zamana rağmen yerinden kıpırdamayan hayal kırıklıkları…
Kiminin yükü yaşadıkları. Kimininki yaşayamadıkları.
O an anlıyorlar ki bazıları her şey yolundaymış gibi davranıp yükünü saklayarak aslında kendinde görünmez yaralar açmış. Bazılarıysa kendi omzundaki ağırlığa o kadar yakından bakmış ki yükün sadece kendisine ait olduğunu sanmış.
Peki en ağır çanta kimde?
Odadakiler artık bu soruya cevap aramıyor. Çünkü tam o an, acının ve yükün bir terazisi olmadığı anlaşılıyor.
Bir yaşamın yarasını, bir başkasınınkiyle kıyaslamak ne o yükü hafifletiyor ne de insanı daha güçlü kılıyor. En ağır çanta; bazen yılların biriktirdiği görünür anılar, bazen de hiç yaşanamamış ihtimallerin yarattığı o görünmez boşluk oluyor. Kimi taşıdığı o koca dünyadan yoruluyor, kimi ise sadece kendi içine sığdıramadığı tek bir kırgınlığın ağırlığı altında eziliyor.
Anlaşılıyor ki; iyileşme yükün bir anda ortadan kalkmasıyla değil, onu o karanlık odada tek başına taşımadığını fark etmekle başlıyor. “Bu yükü taşımak zorunda kaldın…” denildiğinde, “Bu senin suçun değildi…” cümlesi duyulduğunda, “Yalnız değilsin…” hissi odayı doldurduğunda; yükler yok olmasa bile hafifliyor.
Odadan çıkarken herkes yine kendi çantasını alıyor omzuna. Ama bu kez çantanın ağırlığı değil, taşıyış biçimi değişmiş. Omuzlar biraz daha gevşek, nefesler biraz daha derin…


