Çarşamba, Haziran 17, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Kendimize Karşı Neden Bu Kadar Acımasızız?

İnsanların başkalarına gösterdiği anlayış ile kendilerine gösterdiği anlayış arasında dikkat çekici bir fark olabiliyor. Yakın bir arkadaşımız yorulduğunda dinlenmesini söyleyebiliyor, hata yaptığında bunun insan olmanın doğal bir parçası olduğunu hatırlatabiliyor ya da zorlandığında kendisine zaman tanımasını destekleyebiliyoruz. Ancak benzer durumlarla karşılaştığımızda aynı yaklaşımı kendimize göstermekte zorlanıyoruz. Kendi yorgunluğumuzu tembellik, kendi hatalarımızı yetersizlik, kendi duygularımızı ise çözülmesi gereken problemler gibi değerlendirmeye daha yatkın olabiliyoruz. Başkaları söz konusu olduğunda oldukça esnek olabilen ölçütlerimiz, konu kendimiz olduğunda belirgin biçimde sertleşebiliyor.

Bu durum, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliğine dair önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Neden başkalarına gösterdiğimiz anlayışı kendimizden bu kadar kolay esirgeyebiliyoruz? Bu farkın ortaya çıkmasında birçok etken düşünülebilir. Ancak bunlardan biri, kişinin kendisine karşı geliştirdiği değerlendirme biçimi olabilir. İnsanlar çoğu zaman başkalarını içinde bulundukları koşullar, niyetleri ve sınırlarıyla birlikte değerlendirirken; kendilerini sonuçlar, beklentiler ve olması gerekenler üzerinden değerlendirmeye daha yatkın olabiliyor. Böyle durumlarda kişi, kendi deneyimini anlamaya çalışmaktan çok onu düzeltmeye odaklanabiliyor.

Psikoloji literatüründe son yıllarda öne çıkan kavramlardan biri olan öz-şefkat (self-compassion), kişinin zorlandığı anlarda kendisine de başkalarına gösterdiği anlayış ve esneklikle yaklaşabilmesini ifade ediyor. Bu yaklaşım, kişinin kendisini eleştirmemesi ya da sorumluluklarını bırakması anlamına gelmiyor; aksine kişinin hatayı ya da yetersizlik hissini cezalandırmadan değerlendirebilmesini içeriyor. Ancak birçok insan için başkalarına gösterilen anlayışı kendine yöneltmek beklenenden daha zor olabiliyor.

Kişinin kendisine yönelik eleştirel tutumunu sadece yüksek beklentilerle açıklamak yeterli olmayabilir. Çünkü birçok durumda bu sertliğin altında gelişme isteğinden çok, hata yapmayı önleme ya da kontrolü kaybetmeme çabası da bulunabiliyor. Kendine karşı talepkâr olmak, ilerlemenin; kendini eleştirmek, olgunluğun ya da kendinden memnun olmamak, gelişimin bir göstergesi gibi öğrenilmiş olabilir. Bu nedenle kişi zamanla kendisini desteklemek yerine zorlamayı daha etkili bir yöntem olarak görmeye başlayabilir. Kendisine anlayış gösterdiğinde gevşeyeceğini, hata yapacağını ya da potansiyelinin altında kalacağını düşünebilir.

Kendine karşı eleştirel olmanın her zaman olumsuz bir tutum olduğunu söylemek de çok mümkün görünmüyor. Çünkü birçok insan için bu yaklaşım gerçekten işe yarıyor gibi hissedilebiliyor. Daha dikkatli olmak, hata yapmamak, daha çok çabalamak ya da beklentileri korumak bazen kişinin kendisini zorlamasıyla mümkün olmuş gibi görünebiliyor. Ancak bu yaklaşımın uzun vadede farklı bir sonucu olabiliyor. Bir noktadan sonra kişi ne yaptığıyla değil, yaptıklarının kendisi için ne anlama geldiğiyle daha fazla meşgul olmaya başlayabiliyor.

Böyle durumlarda başarı kısa süreli bir rahatlama yaratırken, hata yapmak kişinin kendisini bütünüyle sorgulamasına neden olabiliyor. Burada dikkat çekici olan noktalardan biri, kişinin kendisine yönelttiği eleştirinin çoğu zaman başkalarına yönelttiği eleştiriden daha ağır olmasıdır. Çünkü insanlar genellikle başkalarını değerlendirirken koşulları, geçmiş deneyimleri ve sınırları daha görünür biçimde dikkate alabilirken; kendilerini değerlendirirken bu bağlamı geri plana atabiliyor. Kendi yorgunluğunu irade eksikliği, kendi zorlanmasını yetersizlik ya da kendi hatasını kişisel bir eksiklik olarak yorumlamak bu nedenle daha kolay hâle gelebiliyor.

Bunun bir nedeni de kişinin kendi iç dünyasına sürekli erişebilmesi olabilir. Başkalarının yalnızca davranışlarını görürken, kendimiz söz konusu olduğunda beklentilerimizi, eksiklerimizi ve ulaşamadığımız tarafları da aynı anda görüyoruz. Böylece kendimizi çoğu zaman olduğumuz hâlimizle değil, olmamız gerektiğini düşündüğümüz hâlimizle karşılaştırıyoruz. Bu da kişinin kendisine karşı daha talepkâr, daha az anlayışlı ve daha az esnek bir ilişki kurmasına zemin hazırlayabiliyor.

Buradaki problem, kişinin kendisine neden yüksek standartlar koyduğu değil; bu standartları neden çoğu zaman yalnızca eleştiriyle sürdürebileceğine inandığı olabilir. Çünkü çoğu zaman kendimize karşı sert olmak, daha gerçekçi olmakla karıştırılabiliyor. Oysa insanın kendisini zorlaması ile kendisini ciddiye alması her zaman aynı şey olmayabilir. Kendisiyle daha yumuşak bir ilişki kurabilen birinin daha az sorumluluk sahibi, daha az başarılı ya da daha az gelişime açık olduğunu söylemek de mümkün görünmüyor. Belki uzun vadede kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliği, kendisinden ne kadar şey beklediğinden daha belirleyici hâle geliyor.

Kendimize yönelttiğimiz eleştirinin miktarından çok, onun hangi amaca hizmet ettiğini sorgulamak daha anlamlı olabilir. Çünkü bazı noktalarda insanı ileri taşıyan şey, kendisine daha fazla yüklenmek değil; kendisine yüklenmeden de ilerleyebileceğini fark etmesidir.

Afife Çiçek
Afife Çiçek
Afife Çiçek, Maltepe Üniversitesi’nde İngilizce Psikoloji bölümünde öğrenim görmektedir. Özellikle spor psikolojisi, klinik psikoloji ve nöropsikoloji alanlarına ilgisi vardır. Bunun dışında müzik ve edebiyat sanat dallarıyla ilgilenip, kendisini ve duygularını sanatla ifade etmeye çalışmaktadır. Okulunda ve sosyal hayatında çeşitli aktivite ve eğitimlere katılmaktadır. Akademik olarak öğrenimine bir süre yurtdışında devam edip kendisini geliştirmek ve ülkesine faydalı olacak çalışmalar yapmayı planlamaktadır. Bilimsel araştırmalar okumayı, onlara ortak olmayı ve psikoloji alanında oluşturulan içerikleri takip etmeyi rutin hayatının bir parçası olarak yapmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar